‘Sizin yerinizde olsam asansöre binmem’

DÜN bir okurla görüştük.

Yurtdışında.

Dışarıda büyümüş, dışarıda okumuş.

Sonra memleket deyip dönmüş.

Dayanamamış kaçmış. Mühendis.

Uzmanlığı asansörler, yürüyen merdivenler.

Türkiye’de de bu işi yapmaya çalışmış, yapamayacağını anlayınca yeniden yurtdışına gitmiş.

“Türkiye’de asansörlerin denetimi konusunda hizmet veren bir kuruluş için geldim’’ diyor.

Tespitleri şöyle:

“Son kazada ‘Denetim süresi 1 hafta geçmişti’ deniliyor. Hiç önemli değil. Bu kaza bu süre içinde de olabilirdi. Çünkü Türkiye’de denetim yapılmış olması hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü Türkiye’de denetim adı altında yapılan şey denetim değil. Yasak savmak kabilinden bir denetim yapılıyor. Niye biliyor musunuz? Denetimi yapanların bu denetimin nasıl yapılması gerektiği konusunda hiçbir bilgisi yok. Üstünkörü, ezbere bir denetim yapılıyor. Kontrol edilmesi ve şüphe halinde test edilmesi gereken komponentlerin hiçbiri test edilmiyor. Bazılarına bakılmıyor bile.”

Eleştirileri bununla da sınırlı değil.

“Bu konuda en üst kuruluş TSE. Ancak TSE’nin bununla ilgili elemanları bile işi bilmiyor. Sözde standardı belirliyorlar ama bunu yapma yetkinlikleri tartışmalı. Hatta bana göre tartışmasız biçimde bu yetkinliğe sahip değiller.’’

Mevcut durumla ilgili tespitleri ise korkunç:

“Asansörlerin yüzde 70’i bakımsız, yetersiz ve standart dışı diye bir haber okudum. Çok iyimser bir tahmin. Ben buna ‘Yüzde 85-90’ derim. En iyi görünen binaları denetledik. Oralarda bile durum içler acısı. Sıradan binaları siz düşünün. Bozulmadan bakım yapılmayan asansörler var. Masraf çıkmasın diye yapılmayan tamiratlar, ustanın bulduğu sağlıksız çözümlerle çalıştırılan asansörler. Hem de koca koca şirketlerde oluyor bunlar.’’

Okurumun Türkiye’yi terk etme nedenlerinden biri de bu asansörler.

“Eşim, çocuklarım bu asansörlere binmesin diye yeniden yurtdışına gittim. Emin olun asansörleri Allah koruyor olmalı ki, her gün kaza olmuyor. Ama ben sizin yerinizde olsam asansöre binmem.’’

 

Fuarda Türkiye gururu

BİR ay kadar önce Ahmet Nazif Zorlu aradı.

“Berlin’de tüketici elektroniğiyle ilgili fuar var.

Beraber gider miyiz?’’ diye sordu.

Vestel, fuarın en büyük katılımcılarından biri olduğu için bunu bizimle paylaşmak istiyordu.

“Kim kim gidilecek?’’ dedim.

Ne yalan söyleyeyim, artık seçici oldum.

Bugünün medya ortamında değil birlikte seyahate gitmek, aynı havayı solumaktan imtina ettiğim tipler var.

“Ertuğrul Özkök, Güneri Cıvaoğlu ve Ekrem Dumanlı’’ yanıtını alınca “Tamam” dedim.

Özkök ve Cıvaoğlu her zaman keyifli seyahat arkadaşlarıdır.

Dumanlı ile sadece Başbakan’ın gezilerine katıldık, ama o da her zaman zarafetini koruyan, iyi bir yol arkadaşıdır.

Neyse pazartesi günü hep birlikte Berlin’e gittik.

Fuarın Vestel açısından en önemli özelliği, cep telefonu piyasasına “Venus’’ markasıyla giriş yapmalarıydı.

Ahmet Zorlu, Türkiye’nin her yıl cep telefonu ithalatına 6 milyar dolar ödemesinden rahatsızlık duyduğunu, bunu en azından 1 milyar dolar düşürecek bir hamle yapmak istediğini söyledi büyük bir heyecanla Venus’ü anlatırken.

Bu telefonla hem pazar payı almayı hem de pazardaki yabancıları “terbiye” etmeyi planlıyor.

Samsung’un akıllı telefonlarına hem yapı hem içerik olarak çok ama çok benzeyen bir telefonu neredeyse 4’te 1bir fiyata satacaklar.

“Onlar da fiyat indirmek zorunda kalacaklar, bu da Türkiye’nin lehine olacak’’ diyor Zorlu.

Telefondan fazla anlamam ancak şık ve becerikli bir telefona benziyor Venus.

Benim elimdeki iPhone 5’in tamamından büyük bir ekranı var.

Ağırlıkları ise neredeyse aynı.

İşletim sistemleriyle ilgili bir şey söyleyemem ama Android olduğunu ve içinde pek çok aplikasyon barındırdığını anlayabildim.

Ama beni etkileyen asıl şey telefon değil, bu fuardaki Vestel ve Türkiye oldu.

 

DEV TÜRK

Vestel fuarda Samsung ile birlikte en büyük alana yayılmış katılımcıydı.

3 dönümün üzerinde bir alana Vestel standı yayılıyordu.

Ve dünyanın en büyük, en bilinen markalarında yenilik adına ne varsa hepsi Vestel’de de vardı.

“Curve” diye bilinen konkav televizyonların en büyüğü Vestel standında gördüğümüzdü.

Bunun yanı sıra “OLED” diye adlandırılan ve LED teknolojisinin yerini alacak “organik LED’’ televizyonlar da Vestel’in dünya çapındaki rakipleriyle beraber geliştirdiği bir teknoloji olarak sergileniyordu.

Bu teknolojide ışık kaynağı olarak LED yerine elektriğe duyarlı ve elektrikle renklenip ışık yayan bir organik materyalden yapılmış ekranlar vardı, ancak bu henüz ticari kullanıma hazır değil.

Bunun yanı sıra beyaz eşya diye bilinen ev aletlerinde Vestel’in Bosch, Siemens ve Samsung’dan eksiği değil fazlası olduğunu da gördük.

Bulaşık makinesinde en az enerji ve en az su harcama konusunda dünya şampiyonu olan makine Vestel’deydi ve aynı unvanı kullanmak isteyen bir rakibi, standında bu konudaki görsellerini kaldırmak zorunda kalmıştı.

Bir Amerikan markasında gördüğüm ama 90 bin TL’lik fiyatı nedeniyle yanına yaklaşmaktan korktuğum muhteşem bir dolabın Vestel tarafından üstelik de 10’da biri fiyata satışa sunulduğunu da fuarda gördüm.

Dizayn, malzeme ve teknoloji olarak bir Türk markasının dünya devleriyle boy ölçüştüğünü görmek gururumu okşadı.

 

SADECE VESTEL Mİ?

Fuarda göğsümüzü kabartan sadece Vestel olmadı.

Beko da yeni logosuyla, hayli geniş standıyla fuardaki bir diğer “büyük Türk’’tü.

Her iki üreticimiz de Avrupa’da çok büyük pazar payıyla sektörü domine ettiklerini kanıtlarken, Bosch, Whirlpool ve Samsung gibi devlerin altında ezilmek şöyle dursun dişe diş mücadele ediyorlardı.

Görece çok daha mütevazı Termikel’in de geleceğe ilişkin güçlü mesajlar verdiğini fuar vesilesiyle gördüm.

Bilirsiniz, böyle şeyler yazmam pek.

Ama o kadar gururlandım, öyle hoşuma gitti ki, bu işleri yapan insanlara teşekkür etmek istedim.

Eğer Ali Babacan’ın dediği gibi bu dönemde inşaata değil sanayiye önem verilecekse, herkes bilsin ki sanayi buna hazır ve hak ediyor.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Alkışlamayı bildiğimiz zaman.