Sözleşmeye, muhafazakar bir bakış

OKUR MEKTUPLARI – PAZARTESİ

Merhaba Fatih Bey,
Ben Konya’dan bir okurunuzum.
Biliyorsunuz Konya muhafazakar bir şehir ve AK Parti’nin kalelerindendir. İstanbul Sözleşmesi’ne olan itiraz sanıldığı gibi yeni değil, şehirde uzun süredir konuşuluyor.
Daha doğrusu sözleşme değil halk dilinde asıl kanunlar konuşuluyor. Çünkü halkın sözleşmeden haberi bile yoktu. Son dönem yandaş yazarların gündem yapması ile haberleri oldu.
Dediğim gibi asıl tepki kanunlaradır. Çünkü evlilikte Konya gibi muhafazakar bir şehirde boşanmalar arttı, cinayetler arttı, sorunlar geri dönüşü olmayan bir yola girdi.
Boşanmalar yüzünden iki tarafın aileleri arasında derin husumete varan olaylar bile cereyan eder oldu.
Eskiden evlilikte bir olay anlaşmazlıklar veya kavga yaşandığı zaman kadın annesinin evine küs giderdi. Sonra ya erkek özür diler pişmanlığını bildirir veyahut iki tarafın ailesinin büyükleri tarafından uzlaştırılır, kadın ve erkeğin geri birleştirilmesi sağlanırdı.
Şimdi ise en ufak tartışmada polis çağrılıp erkek kadını döverken kadın da erkeğe o anda vurmuş olsa dahi kadının beyanı esastır denilerek uzaklaştırma cezası veya tekrarı halinde hapis cezası filan veriliyor.
Bu, erkeğin annesinin evine gitmesi anlamı taşıyor. Psikolojik travma yaşayan erkek daha da hırçınlaşıp bırakın tekrar aynı evde beraber almayı intikam alma derdine düşüyor. Uzaklaştırma alıp cinayet işleyen Konya’da vakalar haberlere konu oldu.
Hatta bir tanıdığım kişi uzaklaştırma sonucu eşinden soğudu, sonra boşandı. Daha sonra derin boşluğa düştü ailesi dağılmış çocuğunu göremez oldu, ardından kendini dine verdi. Radikal kesimlere katıldı ve nihayetinde IŞİD’cilere ev kiralayan, onlarla görüşen birisine dönüştü bu mülayim arkadaşımız. Şimdi ise IŞİD’e yardım yataklıktan cezaevinde yatıyor.
Ben bu görüşleri savunduğum için yazmıyorum sadece durum tespiti için yazdım. Muhafazakar kesimin alışmış bir aile modeli için son derece sıkıntılı bir şeyden bahsediyorum.
Ha kadın da bu kanundan dolayı çok mutlu mu bizim burada, sanmıyorum.
Çünkü boşanan kadın çalışmak zorunda kalıyor veya ailesinin yanına dönüyor. Toplum nezdinde ikinci sınıf görülüyor. Artı uzaklaştırma veya başka ceza alan erkeğin kendine bir zarar verebilme korkusuyla yaşıyor. Veyahut çocukları varsa çocuğun kimde kalacağı, nasıl görüleceği konusunda eski eşiyle tekrar konuşması, anlaşmazlık durumu olduğu için tekrar kavganın olması aşikardır.
Size yazıyorum çünkü benim okuduğum, izlediğim, beni tarafsız gözle okuyup anlayabilecek ülkede gazeteci diyebileceğimiz üç beş kişiden birisiniz. Sağcısı solcusu herkes aklıselim bir şekilde tartışıp ortaya daha güzel, aileyi güçlendiren kanunların çıkarılıp uygulanması arzusunu taşıyorum.
Ben bekar, 33 yaşında işsiz, atanamamış bir öğretmen adayı olarak size başarılar diliyorum.

*

TOGG ve ihracatta marka algısı

Fatih Bey,

TOGG hakkındaki araştırmanızı ve yazılarınızı keyifle okudum. Fakat bir şeyi anlayamadım: Biz bu aracı kime satacağız?

Almanya’da bugün, 0 km Mini S Full Elektrikli modelini, vergi indirimiyle birlikte 22.000 euro’ya alabiliyorsunuz.
Sizce bir Avrupalı, içinde BMW motoru bulunan, Almanya’da üretilmiş Mini’yi mi alır, yoksa marka algısı yerlerde olan Türkiye’de üretilmiş TOGG’u mu?

Buradaki ifademi pekiştirmek için şu örneği vereyim: Burada markete gittiğinizde, bira reyonunda Budweiser, kendisini “Best Czech Beer“ , Guiness “Best Irish Beer“ diye tanıtırken, Efes “Best Mediterranian Beer“ olarak tanıtıyor. Çünkü biliyor ki “Türk“ yazdığı anda, marka algısı ve satışları düşecek.

Yani marketteki şişe fiyatı burada 70-80 cent civarında olan basit bir tüketim ürününde bile üretici menşei gizleme kaygısı yaşıyorsa, otomobil gibi büyük bir harcama kaleminde ne yapılacak?

Saygılarımla

*

Liyakat, liyakat, liyakat

Sayın Altaylı merhaba,
Yazılarınızı ve televizyon programlarınızı takip ediyorum. 16/08/2020 tarihli programınızda “liyakat, liyakat, liyakat” diyerek bitirdiniz ya programınızı, benim de kalbime yeniden hançeri sapladınız. Bir kamu kurumunda, işini aşkla yapan 10 yıllık memurum, yeri geldi şube müdürüme iş anlattım, öğrettim, yeri geldi iş arkadaşlarım etrafıma toplanıp iş öğrendiler benden. Gel gör ki, görevde yükselme sınavında 93.75 puan alarak sınav birincisi olmama ve sözlü mülakatta tarafıma sorulan soruların tamamını doğru yanıtlamama rağmen elendim. Düşük puan alanlara, iş yaptırılamayan ama arkası kuvvetli kişilere kadrolar verildi. Ve en acısı da kadroları bu düşük puan alanlara verip iş öğretmek için yanıma vermeye çalışmaları oldu. Bu kişilere iş öğretmek için insanda motivasyon kalır mı? Çürümüşlük her yerde, hep kendi ayağımızı baltalıyoruz, zannediliyor ki hak etmeyenlere bu kadroları verince iyilik etmiş olunuyor. Oysaki hem o kişiye kötülük hem de devlete, millete hizmet etmede kötülüktür bu. Liyakatin olmadığı yerde çürüme kaçınılmazdır. İyilik yapmış olmuyorsunuz, işini aşkla yapanın motivasyonunu bozuyor, torpille kadroları alanlara da “Çalışmana gerek yok, torpilin yeter” demiş olunuyor. Ve böylece çalışma barışını bozuyorlar. Allah sonumuzu hayırlara çıkarsın. Siz zaten her şeyi biliyorsunuz, dediğim gibi pazar gecesi programı kapatırken söyledikleriniz bana yeniden yaşadığım haksızlığı hatırlattı.

Saygılarımla

*

İhtimaller bile ölürse

Merhaba Fatih Bey,
Tam bahsettiğiniz konuya bir örnek de benim. Geçen sene 25 yaşında çok sevdiğim Türkiye’den Avrupa’ya taşındım. ALES ve YDS puanım çok yüksekti, üstüne İngilizce ve Fransızca biliyorum, staj ve iş tecrübem var. Dışişlerinde çalışmak hayalimdi, fakat birkaç denemeden sonra gördüm ki Türkiye’de bizim gibi amcası dayısı olmayanlara artık hiçbir yerde ekmek yok. Ben de ailemi ve arkadaşlarımı bırakıp Avrupa’ya geldim. Burada da pozisyonum üst düzey değil fakat ileride üst düzey olma ihtimali var. İşte Türkiye’de ihtimalleri bile öldürdüler.

Saygılarımla

O.Ö

*

Boğuluyoruz

Fatih Abi, 25 yaşında bir gencim. İnan ki gençliğim burnumdan geldi. Avrupa’daki yaşıtlarımızın yaşadığı hayatın 10’da 1’ini yaşayamıyoruz. Onların yaşadığı hayata ağzımız açık, tabiri caizse “öküzün trene baktığı gibi bakıyoruz”. Çok zor şartlarda hayatımızı idame ettirebiliyoruz. Kimimiz sabahtan akşama kadar it gibi iki kuruş paraya çalışıyor, kimimiz KPSS belası ile uğraşıyor. Kimse mutlu değil. Hayat aşırı pahalı. Yaşayamıyoruz. Boğuluyoruz.
Sabahtan akşama kadar çalışan, gelecek kaygısını sinesinden bir an atamayan, utanan, Avrupa’daki yaşıtlarının harçlıklarıyla aldığı Audi’ye BMW’ye bir işe başlasa bile hiçbir zaman alamayacağını bilen, onlara ağzı açık bakan, aşağılık psikolojisini iliklerinde hisseden bir gençten bilim ve sanat yapması beklenebilir mi?
Gençler olarak size sadece şunu söyleyebilirim: Boğuluyoruz.
Yıllardır sizi takip ettiğim için, sizi çok samimi görüyorum. Bu yüzen size sitem etme hakkını kendimde buluyorum. Beni bağışlayın.