Mezara değil, pazara kadar

AK Parti’de ciddi bir Doğu Perinçek şaşkınlığı yaşanıyor olsa gerek.
Daha önce de yazdım, ekranların aranılan ismi haline gelen Doğu Perinçek’i televizyon gülü haline getiren özelliği Vatan Partisi Genel Başkanı olması değildi.
Bu özellik Perinçek’e belki senede bir gün televizyon stüdyolarının kapılarını açabilirdi. Hatta bazı televizyon kapıları bu özelliğine asla kapılarını açmazdı.
Doğu Perinçek’i neredeyse her gün ekranlara taşıyan, AK Parti’yi AK Partililerden daha iyi temsil edebilecek noktaya gelmesi ve Yeni AK Parti’nin “doktrin yazarı”na dönüşmesiydi.
Diyeceksiniz ki, “Fatih amma da salladın.”
Yılların AK Partilisi, AK Parti’nin elinde kılıçla ön cephede savaştırdığı ve sonunda Medya ve Tanıtım’dan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın yardımcısı olan Şamil Tayyar, Perinçek aleyhine sarf ettiği bir cümleden sonra AK Parti’den atılmış olmasaydı ben de size hak verebilirdim.
Ama türlü hatasına rağmen AK Parti’den asla uzaklaştırılmayan Şamil Tayyar, Perinçek’e dil uzatınca muhtemelen amiri Mahir Ünal tarafından partiden gönderildi.
Ve şimdi Doğu Perinçek önce Emniyet Müdürlüğü’nün 15 Temmuz darbe girişimi sırasında direnmeme talimatı verdiği iddiası ve ardından AK Parti’nin ülkeyi batağa götürdüğü sözleri yüzünden hedefte.
Şamil Tayyar ise haklı bir gururla “Ben demiştim. Onun yüzünden beni partiden attınız. Ne oldu şimdi, gördünüz mü?” havasında.
Oysa Perinçek’in siyasi tavrını bilenler için ortada şaşırtıcı hiçbir şey yok.
Geçmişte PKK ile de yakındı Perinçek.
Bunu da pek çok konudaki ortak fikirlere bağlıyordu ama bir yandan PKK’ya fikri bir altyapı hazırlıyordu.
Şimdi ise en sert PKK karşıtı.
Kuvvetli egosu yüzünden Perinçek “Mezara kadar” değil “Pazara kadar” ortaklıkların adamıdır.
Bu yüzden de ona kızamazsınız!
Siyasi tabanı geniş veya dar olsun fark etmez.
Güçlü liderler böyledir.
Perinçek de dar bir kitlenin güçlü lideridir!

Vatan Partisi’nden açıklama

***

Çuvallayan iç siyaset, dış düşman yaratır

Fransa giderek Yunanistan’laşıyor.
İç siyasetteki başarısızlığı, dış siyasette hayali düşmanlar ve hayali tehditler yaratmasına neden oluyor.
Bu tipik bir gücünü yitiren, özgüvenini kaybeden ülke davranışıdır.
Fransa’ya yakışan bir tavır olmamakla beraber, Fransa’nın gördüğü en kalitesiz başkanlardan biri olmayı garantileyen Macron’un Fransa’yı getirdiği nokta budur.
Bunları niye mi yazıyorum?
Fransa’nın Le Point Dergisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldığı kapağında Türkiye’yi Akdeniz’de saldırgan ve gerilim yaratan bir ülke olarak gösteriyor ve Türkiye’nin savaş istediğini yazıyor.
Yedi düvelin binlerce kilometre öteden gelip Doğu Akdeniz’de donanma bulundurmasına gık demeyen, Libya’daki iç savaşı Fransa’nın saldırgan tutumu ile başlattığını yazamayan, Paris’in göbeğine çadır kurdurduğu ve bir tarafını yaladıkları Kaddafi’yi bir gecede sattığını hatırlatmayan, Mısır’daki darbeci yönetime gık demeyen Le Point, aslında batık Fransız siyasetini, korku yaratarak kurtarmaya ve faturayı Türkiye’ye kesmeye çalışıyor.
Tıpkı Yunanlıların yıllardır yaptığı gibi.

***

Ege adaları

Yunanistan demişken aklıma geldi.
Siyaseten hastalıklı bir ruh haline sahip olan komşumuz hem her türlü rezilliği yapar hem de yavuz hırsız misali sürekli bağırıp mağdur olduğunu iddia eder.
Türkiye ise hiçbir şekilde düşmanlık gütmediği bu ülkenin bu bağırışlarına karşı sessiz kalır.
Ancak bu kez ipin ucu kaçmış gibi görünüyor.
Çünkü Yunanistan çok açık biçimde Ege’de “işgalci” konuma geçti.
Türkiye’ye ait adaları da, kimseye ait olmayan kayalıkları da işgal ediyor ve buralara bayrağını dikiyor, buralara yerleşim altyapıları kuruyor.
Türkiye ise bir yandan “Yerli ve milli ve ulusal çıkarları öncelediğini” iddia eden politikalardan söz ediyor bir yandan da Yunanistan’ın saldırgan, işgalci politikasına karşı sessiz.
Akdeniz’deki çıkarlarımızı koruduğumuzu söylüyoruz ama Ege’deki çıkarlarımızı korumuyoruz.
Nedenini merak ediyorum.
Bunlar önemsiz.
Yarın bir günde çözeriz öncelik Akdeniz mi diyorlar emin değilim.
Ama uzun süreli sessiz kalınan oldubittilerin, bir süre sonra hak haline geldiğinden eminim.

***

Merak ettiğim iki konu

İki soru aklımı kurcalıyor.
S 400’ler ne oldu?
Kuruldu mu?
Kurulacak mı?
Yoksa benim aylar önce söylediğim gibi depoda çürütülecek mi?
Hâlâ belirsizlik.
S 400’ler üzerinden kahramanlık öyküleri düzen trol güruhu bile sessiz.
İkinci sorum ise Trump sonrasına hazır mıyız?
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel becerisi üzerinden Trump ile kurduğu ilişkiye dayalı olarak yürüyen Türk-Amerikan ilişkileri Kasım’dan sonra farklı bir döneme girecek gibi görünüyor.
Trump gidici gibi ve yerine Biden gelecek.
Yani Ortadoğu’yu batıran Obama politikalarına dönüş olması muhtemel.
Peki biz bu döneme hazır mıyız?
Post Trump için bir B planımız var mı?

***

Korsan marina işletmek yasal mı?

Tam bir oldubitti ülkesiyiz.
En tepeden en küçük meseleye kadar.
Dün Bodrum’un Gümüşlük beldesindeydim.
Kardak’a gitmek için yıllar önce yola çıktığımız yerde.
Bu küçük yerleşim merkezinin minicik, şirin bir koyu vardır.
Bu koy şimdi işgal altında.
Bir uyanık vatandaş, koyun içine “korsan marina” yapmış.
Koyun dibine, halk plajının önüne boydan boya bir zincir çekmiş ve buraya koca koca tekneleri bedeli mukabilinde bağlıyor.
Ancak bir marinada bulunması gereken atık su alma, elektrik verme gibi hizmetlerin hiçbiri bu korsan marinada olmadığı için şu anda Gümüşlük Koyu’nu tam anlamıyla bok götürüyor.
Haftalardır korsan marinada bağlı duran yatlar, atık sularını, lağımlarını koya bırakıyorlar.
Ne bir denetim, ne bir engelleme.
Marinayı işleten uyanık, korsan işinde vergi falan da vermediği için ucuza tekne bağlatıyor ve sorumsuz yat sahipleri de koyu rezil ediyor.
Gümüşlük ahalisi konuyu iki yıldır şikayet etmedik yer bırakmamışlar.
Liman Başkanlığından, CİMER’e kadar.
CİMER meseleyi yerel otoritelere aksettirmiş ama oradan da hiçbir hareket olmamış.
Korsan marina güzelim koya bok basmaya devam ediyor.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Mutlulukla güçlülük arasındaki tercihimizi doğru yapabildiğimiz zaman.