Babacan ve kadın

Son zamanların en çok merak edilen haber programı konuklarından biriyle beraberdim dün.

Ali Babacan’ı konuk ettim.

Mail yolu ile yaklaşık 7 bin, sosyal medya üzerinden yaklaşık 2 bin soru geldi.

Elbette ki, bunların tamamı zaten 10-12 ana eksen üzerindeydi.

Ben de bunların tamamına yakınını sordum.

Mailler olmasaydı da zaten bunları soracaktım.

Her akla gelen soruyu soracağım diye bir şey yok.

Soramadıklarım için kimse kusura bakmasın.

2 saat içinde ancak bu kadar sorulur, bu kadar yanıt alınabilirdi.

Kafamda olan ama 2 saate sığdıramadığım sorulardan biri ise “Kadınların iş dünyasındaki konumu ve sosyal konumu” ile ilgili olandı.

ALİ BABACAN: ÖZGÜRLÜKÇÜ DEĞER PEŞİNDEYİZ

Bu suali ancak program bittikten sonra, Babacan’ı uğurlamadan önce sorabildim.

Ali Bey de “Keşke program sırasında konuşsaydık” diye üzüntüsünü dile getirdi.

Açık söylemek gerekirse, ben kendini muhafazakar olarak tanımlayan siyasi hareketlerin, kadının iş dünyasındaki, çalışma hayatındaki yeri ile ilgili yaklaşımlarına çok da katılmıyorum.

Kadın özgürlüğünü başını kapayabilme özgürlüğü ile sınırlamak bana doğru gelmiyor. Kadın ev işi yapma makinası, çocuk doğurma gereci gibi görüldükçe bana fenalık geliyor. Bu nedenle Ali Babacan’ın bu konudaki düşüncesini merak ediyordum.

Bu soruma verdiği yanıt şu oldu:

“Kurduğumuz çalışma gruplarından biri tamamen kadının bu sorunları ile ilgili.

Kadın istihdamının genişletilmesi, kadın ile erkek arasında fırsat eşitliği ve eşit işe eşit ücret uygulaması kesin önceliğimiz.

Kadının eğitimde yer alması, yükseköğretimde kadın ağırlığının artması için özel çaba gösterilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Eğitimli kadının evde oturması değil, üretime katılması gerekiyor. Aksi zaten kaynak israfı. Kadın eğitimde de olmalı, eğitiminin gerektirdiği iş alanlarında da.

Yönetim kurullarında kadın ağırlığının artmasını, kadın yöneticilerin firmalardaki varlığının daha yukarılara tırmanmasını teşvik etme yöntemlerini geliştirmek istiyoruz. Bunun yanı sıra kırsal alandaki kadınların da gelir düzeyinin yükseltilmesini, emeklerinin parasal karşılık bulacak şekilde organize edilmesini planlamaya uğraşıyoruz.

Kadına yönelik şiddet konusu ise zaten kabul edilebilir, konuşulabilir bir şey değil. Biz kadının toplum içindeki yerinin sağlamlaşmasını sağlayarak şiddeti de daha net bir şekilde gündemden düşürebileceğimizi umuyoruz. Şiddet derken sadece fiziki şiddetten bahsetmiyorum. Psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, moral şiddet, sosyal şiddet en az fiziki şiddet kadar yaralayıcı. Bunların da üstesinden gelmek lazım.”

*

Celal Şengör’den coğrafi uyarı

Sevgili Fatihciğim,

Sayın Milli Eğitim Bakanımızla yaptığın televizyon programını izleyemedim ama konuyla ilgili yazdıklarını Sayın Bakan’ın coğrafya eğitiminin yeri ve öğretim şekli ile ilgili sana söyledikleri ve senin aktardıkların kelimenin tam anlamıyla beni dehşete düşürdü. Dedikleri gerçekleşirse hiç coğrafya bilmeyen nesiller yetişecektir. Bunu kendisine garanti edebilirim.

1. Coğrafya bir ‘sosyal bilim’ değildir. Ülkemizde bunun böyle algılanması 1933 üniversite reformunda coğrafyacı olmayan kişilerin aldığı yanlış bir kararın sonucudur. O zaman Fransa’daki Vidal de la Blache’ın yerleştirdiği, coğrafyanın edebiyat fakültelerine alınması görüşünün izlenmesi düşünülmüş, bir tarih agrejesi olan Vidal’in izinden gidilmiş ve aynen Fransa’da olduğu gibi bizde de coğrafya büyük yara almıştır. Coğrafya, Alexander von Humboldt ve Carl Ritter’in kurduğu şekliyle hem fen hem de sosyal yanları olan başlı başına bir yerbilim dalıdır. Bu bilimin fiziki coğrafya (jeomorfoloji, hidrografya, klimatoloji, vejetasyon coğrafyası, zoocoğrafya), beşeri coğrafya (iktisadi coğrafya, antropocoğrafya, şehir coğrafyası, kültür coğrafyası) ve yerel coğrafya (bölgeler, ülkeler ve kıt’alar coğrafyası) gibi alt dalları vardır.

Keşke Fransızlar da biz de büyük Fransız coğrafyacısı Élisée Reclus’nun izinden gidebileydik. Fransızlar da bizim gibi coğrafya konusunda büyük bir hata yapmış, o büyük bilim insanına üniversitelerinde iş bile vermemişlerdi. Reclus Belçika’da hocalık yaptı ve muazzam eserler yarattı.

2. Coğrafyanın görevi tarih öğrencilerine yerel yerleşme bilgisi vermek değildir. Tarihçi coğrafya bilmek zorundadır, evet, (bunu İlber sürekli söylemiyor mu?), ama bu coğrafya ve tarih harmanlanarak yapılamaz. Coğrafyanın vazifesi Waterloo savaşının olduğu Waterloo’nun nerede olduğunu anlatmak olamaz. O işi tarih atlasları yapar.

3. Günümüzdeki iklim değişmesi, su ve enerji , doğal afetler, mülteci gibi sorunların temelinde ülkelerin yöneticilerinin kıt coğrafya bilgilerinin kıtlığı vardır. Mülteci sorunu hariç, diğer ve bence çok daha yaşamsal olan, gezegenimizin geleceğini ilgilendiren sorunların tarihle hiçbir ilgileri yoktur.

4. Türkiye’nin ve hatta dünyanın günümüzdeki en acil sorunları tarihsel değil, coğrafidir. Kuraklık, enerji, heyelan, sel, deprem gibi doğal afetler tarihin içinde anlatılamaz. Coğrafyanın kendi laboratuarları olmalıdır. Ülkemizde artık jeoloji ve astronominin liselerde öğretilmediği hatırlanırsa, Sayın Bakan’ın sana anlattığı coğrafya eğitimi şeklinin tam bir felaketle sonuçlanması KESİNDİR.

5. Ülkemizin en çok coğrafya araştırması yapan kurumu hem TÜBİTAK hem de YÖK tarafından İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü olarak ilan edilmiştir. Lise coğrafya eğitimini planlayanların bu enstitüye bir kez bile olsun danışmadıklarını halkımıza söylemek isterim. Planlarını neye dayanarak, hangi bilgilerle yapmışlardır?

Hani neredeyse coğrafyayı bari seçmeli yapın diyesi geliyor insanın. Sayın Bakan’ın sunduğu alternatif daha da beterdir.

İyi ki programı yaptın da bizleri ne gibi felaketlerin beklediğini öğrenmiş olduk.

Sevgiler
Celal”

***

Güzel şeyler de oluyor☺))

Türkiye’de siyaset dışı meselelerle ilgilendiğiniz zaman mutlu olma, keyif alma, yarına güvenle bakabilme şansınız çok daha yüksek oluyor aslında. Türkiye’de her şeye ve herkese rağmen, tüm umutsuzluk ve karamsarlığa rağmen, bilime ve bilgiye saygı gösterilmemesine rağmen, bilime önem verenlerin küçümsenmesine rağmen, siyaset dışında durmaya çalışmanın, bilime önem vermenin korkaklık olduğunu iddia edenlere rağmen, güzel şeyler de oluyor.

Ve benim için daha da güzeli, bu gibi işleri başaranlar, bunu benimle paylaşıyorlar sıklıkla.

İşte onlardan biri ve bunu başaranın heyecanını ben de sizinle paylaşmak istedim:

“Sayın Fatih Bey,

Sizinle saraydaki bir etkinlikte tanışmıştık, belki hatırlarsınız. Sonrasında sizi birkaç kere e-mail ile rahatsız etmiştim.

Kurucusu olduğum NanoMagnetics Instruments, piyasa değeri 300 milyar $ olan Procter & Gamble şirketinin ABD’deki ARGE merkezine özgün tasarımımız olan ezAFM (Atomic Force Microscope) Atomik Türk Mikroskobunu satmayı başardı.

Ankara’ya geldiğiniz zamanlardan birinde sizi davet etmek ve şirketimizde 67 kişilik ekibimle yaptıklarımızı göstermek isteriz.

Diğer müşterilerimizden bazıları ise NASA, Microsoft, Samsung, Oxford, Harvard, MIT, Caltech, Columbia, ETH , EPFL, KU Leuven‘i sayabiliriz.

Saygılarımla

Ahmet Oral
Kurucu Genel Müdür
Ve ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı”

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Başkalarının zor durumundan, prim yapmaya çalışmadığımız zaman.