İsraf ve özne

Şatafatlı mevlit, lüks otelde doğum günü düzenleyen başı örtülü kadınlara yönelik “hakaretler” sıralayan İslamcı yazarları ibretle izliyorum.

Ani ve sert bir saldırıya geçtiler.

Bu şatafatın maddi kaynağını sormaya pek yanaşmadan abartı ve görgüsüzlük üzerinden saldırı yapıyorlar.

Ancak saldırılar pek ağır.

Daha önce de dediğim gibi, bu konunun dini yönünü tartışmak beni aşar.

İlgi alanım değil.

Bu dünyaya, öbür dünya üzerinden yaklaşım sergileme alışkanlığım yok.

Fakat gördüğüm o ki, İslamcı ya da hükümet yanlısı özellikle kadın yazarlardan gelen eleştirilerde dini değil de siyasi yaklaşıyorlar.

Ben bu hoyrat eleştirilerini esefle okuyorum.

Niye mi esefle?

Çünkü samimi bulmuyorum. İçten bulmuyorum.

İslamcı kesimin benzer tüm eylemlerini aynı tonda eleştirdiklerine şahit olmadığım için samimi bulmuyorum.

Abartılı olduğu derecede rüküş, müsrif olduğu kadar görgüsüz, gereksiz olduğu kadar göze batıcı her türlü eylemi öznesine bakmadan eleştirebiliyor, bu genç kadınlara yönelik saldırının onda birini “güçlü müsriflere” ve “etkin görgüsüzlere” yöneltebiliyor olsalardı o zaman hak verir, saygı duyardım.

Hele hele bu israfı kamu kaynaklarından yapanlara tek bir kelam edebilselerdi.

O zaman da, şimdi de alkışlardım.

***

Sigortam attı

30 küsur yıl Sosyal Güvenlik Sistemine ödeme yaptım. Benim adıma çalıştığım kurumlar yaptı.

Genelde birden fazla kurumda çalıştığım için, ödemelerim de olması gerekenin birkaç katı oldu.

20 küsur yıldır da bir özel sağlık sigortasına para ödüyorum.

Tahminen bugünün değeri ile milyonlarca lira ödemişimdir tüm bunlara.

Bunu niye ödedim?

Ben ve eşim, çoluk çocuğum sosyal güvenlik şemsiyesi altına girsin, ihtiyaç halinde sağlık sigortası sisteminden yararlanabileyim diye.

Aslında hiç gerek yokmuş.

Bir torba yasanın içine gizlenmiş bir yasa maddesine bakınca boşu boşuna bunca yıl prim ödediğimi anladım.

Bunca ödeme yapacağıma, bakan olmalıymışım.

Çünkü torbadaki yasaya göre yeni sistemde bakanlık yapanların, bakanlık yaptıkları süre göz önüne alınmaksızın, bakanlıkları sırasında ve sonrasında kendilerinin ve tüm aile bireyleri, çoluk çocukları, ana babalarının sağlık hizmetleri, TBMM üyelerinin sahip oldukları haklarla ücretsiz olarak karşılanacakmış.

Güzel iş doğrusu.

Bu hayatta bakan olmak lazımmış.

Eskiden ev alma komşu al derlerdi.

Şimdi sigortalı olma bakan ol.

***

O ismi açıklamak zorundasın Rahmi Abi

Garip bir moda gelişti memlekette.

Öznesiz iddia.

Gazetecilikte öznesiz yazılar olur.

Çok önemli bir bilgidir, kaynağı öznesiz olarak haberi verirsiniz.

Gazetecilikte bu vardır.

Ama haberin en önemli ve hatta tek unsuru olan özneyi gizlediğiniz zaman haber haber olmaktan çıkar.

Spekülatif bir suçlamaya dönüşür.

Önce eski Başbakanlık Basın Müşaviri Kemal Öztürk’ün özne olmadan “Beni arayıp manşetlerinin onayını alan gazeteciler vardı” suçlamasını duyduk.

“Kimmiş onlar” dedik yanıt alamadık.

Ardından Rahmi Turan’ın “CHP’li bir milletvekili gizli bir biçimde Cumhurbaşkanlığı sarayına gitti. Cumhurbaşkanı ile görüştü, Cumhurbaşkanı ona ‘Senin CHP’nin başına geçmen lazım’ dedi. Gerekirse yardım edeceğini söyledi” iddiası geldi.

Aslında bu yeni bir dedikodu değil.

Bu iddia daha önce ortalıkta dolaşmış, Muharrem İnce algısı oluşmuştu belli çevrelerde. Tahminin bir iki yıllık bu iddia şimdi yeniden ve güvenilir kaynaklara dayanılarak diye gündeme getirildi.

Ve ilk kez Rahmi Turan “Bir de isim söylendi” diyor.

İyi de kardeşim kim o isim.

İsmi sana söyleyeni açıklamanı istemiyoruz senden Rahmi Abi.

Ama Saray’a gidenin kim olduğunu açıklamanı istiyoruz.

Koskoca bir parti grubunu töhmet altında bırakamazsın.

Bu arada bazı yorumcular “CHP’nin içişlerine karışıyor algısı yaratılması Cumhurbaşkanı’nı kızdırır” demiş.

Tam aksine sevindirir.

Muhalefeti bile dizayn edecek güçte bir Cumhurbaşkanı algısı, her Cumhurbaşkanı’nın isteyeceği bir şeydir bence.

Tabii siyaset ve zarafet gereği “Biz başka partilerin içişlerine karışmayız” demek adettendir ama böyle bir güç algısı istenmeyecek bir şey değildir.

Böyle bir iddiada isim vermemek ise haksız yere insanların haysiyetiyle oynamaktır. Şimdi biri kalkıp “Sözcü gazetesinde para karşılığı yazı yazan duayen bir gazeteci olduğunu söylediler bana…” diye bir şey sallasam Sözcü’nün saygın yazarları rahatsız olup haklı olarak “Açıkla o ismi” demezler mi!

Derler elbette.

O nedenle; Sen de açıkla o ismi.

Hele hele Külliye’den “Bu iddia külliyen yalandır” açıklaması gelince…

Mecbursun artık.

Unutmaya söz verdim diyerek yırtamazsın.

Madem unuttun, yazmayacaktın!

Madem yazdın.

Unutmayacaksın!

***

Ahmet ve Özgür

Başbakanlık basın müşavirlerinden biri daha polemiğe katıldı.

Ahmet Tezcan.

Kemal Öztürk’ü eleştirerek “Bana kimse manşet danışmazdı” dedi.

Ben de Başbakanlık Basın Müşavirleri arasında iki ismi çok farklı yere koyarım.

Biri Ahmet Tezcan, diğeri ise Özgür Ülgin.

AK Parti’nin ilk döneminde medya ilişkilerinden sorumlu olan bu iki isim gazeteciler açısından çok daha özgür, çok daha rahat bir çalışma arkadaşı olmuşlardı.

Her ikisi ile de hiçbir gerilim yaşamadık.

Bu nedenle ikisinin de bende yeri farklıdır.

Diğerlerini yani Akif Beki ile Lütfullah Göktaş’ı da suçlayamam.

Ortamın bireysel tercihleri olduğunu düşünmüyorum.

Kemal Öztürk’le ise Başbakanlık’taki görevi sırasında bir kez bile konuşmadığım hiç ne olumlu ne olumsuz bir şey söylemem mümkün değil.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Gazetecilik okurun kafasını karıştırmak için değil, aydınlatmak için yapıldığı zaman.