Suudi yalanı MOBESE ile çöktü

Belki duydunuz belki duymadınız bilmiyorum.

Ama Suudi Arabistan medyasında Türkiye bir süredir yine hedefte.

Kocası ve çocukları ile Türkiye’ye “tatile” gelen bir Suudi kadın aniden sırra kadem basmış.

Kaldığı otelden çıkmış ve bir daha kendisini gören olmamış.

Suudi medyası kadının Türkiye’de kaçırıldığını iddia ediyor günlerdir ve Türkiye’nin özellikle de Suudi vatandaşları için güvenli bir ülke olmadığının kanıtlandığını söylüyor.
Veliaht Prens Salman’ın da bu durumu fişteklediğini tabii ki herkes biliyor.

Bu iddiaların Suudi Arabistan’da giderek daha yüksek sesli bir biçimde dile getirilmeye başlaması ve hatta tüm Arap ülkelerinde alıcı bulmaya başlaması üzerine, İstanbul Emniyeti kapsamlı bir araştırma ve soruşturma başlattı.

Binlerce MOBESE kamerası incelendi.

Suudi kadının otelden çıktıktan sonraki her adımı kameralardan takip edildi, kiminle buluştuğu, hangi araca bindiği, o aracın nereye gittiği adım adım belirlendi ve önce aracın sahibi, sonra da “Kaçak kadın” bulundu.

Kocasına teslim edildi.

İstanbul Emniyeti de Arap medyasının temsilcilerini toplayarak bu süreci aktardı. Suudilerin yalancılığı ortaya çıktı.

Ama tabii akıllanmadılar ve Suudi Büyükelçisi “Vatandaşımızı biz bulduk” diye bir açıklama yaptı.

Bu olayın resmi kısmı.

Gelin ben de size bunun resmi olmayan ama bilinen kısmını anlatayım.

***

Bir Suudi, bir Suriyeli ve Yallah

İstanbul’da sırra kadem basan ve sonra bulunan Suudi kadın, aslında İstanbul’a bilinçli bir şekilde ortadan kaybolmak maksadıyla gelmiştir.

Çünkü Arap aleminin “Tinder”ı yani “Arkada bulma aplikasyonu” olan “Yallah” üzerinden bir “Arkadaş” edinmiştir.

İstanbul’da yaşayan Suriyeli bir adam.

Yallah üzerinden tanışan ve arkadaşlıklarını ilerleten Suudi kadın ile Suriyeli adam, birlikte kaçma planları yaparlar.

Ancak bunun için kadının İstanbul’a gelmesi lazımdır.

Suudi kadın, kocasını İstanbul’da ailece bir tatile ikna eder ve gelirler.

Bir otele yerleşirler.

Kadın burada Suriyeli “Aşığı” ile konuşur ve kaçış planı organize ederler.

Ve kadın bir gündüz vakti otelden çıkar, yürüyerek uzaklaşır ve kararlaştırdıkları yerde Suriyeli adamla buluşur.

Bir taksiye binerler ve kaybolurlar.

Ancak kocanın ve Suudi medyasının “Kaçırıldı” iddiası üzerine hemen polis devreye girer. Önce kadının otelden çıkışı ve uzaklaşışı tespit edilir.

Sonra çiftin buluşmaları görüntülenir.

Kaçırma değil, samimi bir buluşma vardır görüntülerde.

Ardından kaçak çiftin birlikte bindiği taksi tespit edilir.

Taksici bulunur ve sorguya alınır.

Sorgusunda “Hiç öyle zorla kaçırılma durumu falan yoktu. Gayet keyifli görünüyorlardı. Ne konuştuklarını bilmiyorum ama neşeli bir sohbet içindeydiler” der taksici.

Kısa süre sonra Suriyeli adam yakalanır.

Adamın yakalanması üzerine kadın da kendi isteği ile polise gelir.

Ortada bir kaçırılma değil, iletişim çağının ve sosyal medyanın galibiyeti vardır.

Bir Suudi, bir Suriyeli ve Yallah…

***

35 yıl önce aldığım karar

Artık gazetecilerin Sarı Basın Kartı işlemleri Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılıyor. Eskiden bu işi Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü yapardı.
Yeni düzen ile birlikte bu iş de Cumhurbaşkanlığı bünyesine alındı.

Ve sağda solda gözüme çarpan iddialara göre burada da akreditasyon uygulaması yapılıyor, bazı basın kartı başvuruları geri çevriliyormuş.

Bu da eleştiriliyor haklı olarak.

Bu da benim 35 yıl önce aldığım bir kararın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor bana. Bundan tam 35 yıl önce Sarı Basın Kartı almaya hak kazandım.

Ancak almadım.

Gerekçelerim ise çok basitti:

1. Benim gazeteci olup olmadığıma Başbakanlığa bağlı resmi bir kurum karar veremez. Meslek örgütleri bu konuda yetkili oluncaya kadar ben bu kartı almam.

2. Gazetecilere sağlanan ayrıcalıkları kabul etmiyorum. Ayrıcalıklı sınıfları eleştiren medyanın kendisine ayrıcalık talep etmesi kabul edilemez.

Çünkü o sırada basın kartı sahibi olanlara telefon ve THY yarı yarıya indirimli, otobüs, tren, vapur yolculukları ise bedavaydı ve benim bunu kabul etmem mümkün değildi.

O gün benim söylemime karşı çıkan ve “Ama biz kamu hizmeti yapıyoruz” gibisinden saçma argümanlar üreten gazeteci dostlarım, şimdi “Cumhurbaşkanlığı ayrımcılık yapıyor” diyor.

Sizin gazeteci olup olmadığınıza devletin karar vermesini baştan kabul etmeyecektiniz arkadaşlar.

Bunu ettiğiniz gün zaten kucağa oturmuştunuz.

***

Kıyafet zaptiyesi

Vay Ömür vay.

Seni herhalde bir 25 yıldır tanırım.

Hürriyet’te önce yönetici asistanı, sonra gazeteci olduğun zamanlardan.

Sonra şarkıcı oldun, sonra ünlü oldun.

Hayvan hakları için güzel şeyler yaptın.

Herkes de bu konuda seni destekledi.

Bakıyorum da şimdi de “Kılık kıyafet bekçiliğine” soyunmuşsun.

Bildiğimiz meziyetlerin arasında bu yoktu.

Nereden esti, kimin nereye hangi kıyafetle gideceğine karar verme yetkisini kendine vermen!

Hangi gerekçe ile “Kıyafet zaptiyesi” ilan ettin kendini.

Bunlardan yeterince vardı zaten.

Bir eksiklik hissetmiş olamazsın.

Ne oldu hakikaten Ömür.

Vahiy mi geldi?

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Bilmeyene had bildirmek kabalık zannedilmediği zaman.