Kamuda araç tezgahı

Ekrem İmamoğlu, belediyede büyük israf olduğunu anlatmaya çalışırken, makam otomobillerinden örnek vermişti, Büyükşehir Belediyesi’nden ise itiraz gelmişti. “Belediyede yok öyle bir makam aracı israfı” diyerek.

Yemin etseler başları ağrımaz.

Çünkü uzunca bir süredir, ister belediye olsun, ister merkezi hükümet, devlette makam aracı işi, otomobil işi başka türlü çözülüyor.

Başka türlü dediğim şu.

Her türlü araç var, lüksünden, basitine kadar.

Ama bunlar belediyenin üzerine değil.

Sahibi belediye değil.

Yok uzun dönem kiralamalardan söz etmiyorum, onların kamu kurumu ile en azından bir sözleşmesi, bir izi olur.

Benim dediklerim izi tozu olmayan cinsten.

Kamu yöneticileri gerek makam, gerek hizmet aracı işini çözmenin basit bir yolunu bulmuşlar.

Kurumla iş yapan şirketlerden otomobil istiyorlar.

Diyelim ki, belediyeden ihale alıyorsunuz.

Bu bir inşaat da olabilir, hizmet de olabilir, sarf malzemesi de olabilir.

Aldığınız ihalenin boyutuna göre sizden talep edilenler arasına “otomobiller” de sıkıştırılıveriyor.

Diyelim ki, 20 milyonluk bir iş yapıyorsunuz.

Talep geliyor belediyeden, “Bize bir 4 serisi BMW, bir E serisi Mercedes”.

İş 100 milyonluk mu?

O zaman S serisi Mercedes. Üç de Renault Megane. Yanına da iki Clio.

Hatta bazen “Üzerlerinde taşıtmatik de olsun” talebi geliyor.

Belediye ya da hangi kamu kurumu ise… İş yapılan bankadan istenenler ise zaten ayrı bir fasıl.

Belediyenin ya da kamu kurumunun üzerinde otomobil görünüyor mu?

Görünmüyor.

Belediye ya da kamu kurumu yöneticisi o otomobili kullanıyor mu?

Kullanıyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Bunun israf neresinde, özel sektör belediyeye vermiş. Belediye bedavadan kullanıyor”.

Tabii, haklısınız.

Özel sektör de dangalak.

Belediyeye verdiği ihale fiyatına bunları eklemiyor.

***

Makul

Tabii şimdi bir yandan da gözümüz Ekrem Bey’de olacak.

Özellikle de makam aracı konusunda.

Bakalım “makul”e kendinden mi başlayacak.

Bakın dikkat edin tasarruf demiyorum.

Makul diyorum.

Çünkü devlette uzunca bir süredir özellikle makam araçları konusunda “makuliyet” diye bir şey kalmadı.

Aksine muazzam bir görgüsüzlük.

Eskiden bir bakan bir yerden bir yere giderken, tek bir eskort aracı ile giderdi. Güvenlik için.

Şimdi İçişleri, Dışişleri gibi riskli olanları bırakın, en alakasızı bile bir yerden bir yere 10 araçtan azıyla gitmiyor.

Ne kadar otomobil var ise konvoyda o kadar önemli oluyorsun sanki.

Bırakın bakanları, başbakanları, İstanbul Belediye Başkanları farklı mıydı?

Allah var sonradan görme diyemeyeceğimiz Kadir Topbaş bile önde arkada sıra sıra eskort, jammerlı güvenlik araçları falan derken 7-8 araçtan azıyla gezmezdi.

İşin öyle cılkı çıktı ki, medyaya bile sirayet etti.

Bunları gören bazı gazeteci arkadaşlar da heveslendi.

Bakın yemin ediyorum, ben çok da uzakta bir yerde değil İstanbul’dan Ankara’ya 5 otomobillik konvoyla giden medya yöneticisi gördüm.

Zaten sonra kamuda danışman oldu Allah tarafından.

O yüzden makul olan önemli.

Demiyoruz ki, dökülen otomobillerle gezin.

Ama makul olun lütfen.

Dünyada daha iyi bir ölçü birimi icat edilmedi.

Makuliyetten.

***

Zorla yürüyün diyen mi var!

Onur Yürüyüşü’ne bu denli tepki gösterilmesinin nedenini anlamakta zorlanıyorum. Gerçi bu tepkiler bize özgü değil, başka ülkelerde de bu tür tepkiler var ama bana biraz gereksiz geliyor.

Ben kimsenin bu yürüyüşten etkilenerek cinsel tercihini değiştireceğini zannetmiyorum. Olsa olsa “Yahu bu utanılacak bir şey değilmiş” diyerek saklamaktan vazgeçebilir tercihini.

Ki bunda da bir yanlış yok zaten.

Bu yürüyüşe abartılı tepki gösterenler ne zannediyor merak ediyorum. Bu yürüyüşten önce toplumda gay ya da lezbiyen ya da transseksüel yok muydu?

Bu yürüyüş olmazsa olmayacak mı?

İnsanlık kadar eski bir şey bu durum.

Size ne, kime ne?

Kimseye “Gelin siz de yürüyün burada zorla” demiyor ki kimse!

Partinin seçim bürosunda seçim broşürü, parti bayrağı dağıtırken kızmadığınız LGBT üyesine, yürüyünce niye kızıyorsunuz?

Yıllar önce LGBT dergisinden beni arayıp bir röportaj istemişlerdi.

Ben kabul edince de çok şaşırmışlardı.

Benim açımdan hiçbir sakıncası olmayan sıradan bir şeydi oysa.

Sonra bazı “önemli” gazetecilerin böyle bir röportaj verebileceklerini söyleyerek övünmelerini garipsemiştim tam aksine.

Hele hele Diyanet İşleri Başkanı’nın hakaret dolu sözlerini anlamak mümkün değil.

Kadın erkek demeden herkesi badeleyen sözde tarikat şeyhlerine göstermediğin tepkiyi, bu yürüyüşe göstermeniz bana enteresan geldi Sayın Başkan.

Çok enteresan.

***

Şaşırmayın

Wimbledon’da 15 yaşındaki Gauff, hemen hemen annesi yaşındaki Venus Williams’ı eleyince herkes pek bir şaşırdı.

Zannedersin ki, bir mucize gerçekleşti…

Oysa Wimbledon, her zaman gençlerin başarılı olduğu bir turnuvadır.

Mesela İsviçreli tenisçi Martina Hingis, Wimbledon’da çiftler şampiyonu olduğunda 15 yaşındaydı.

Boris Becker ise 1985’te ilk Wimbledon şampiyonluğunu kazandığında 17, ertesi yıl İvan Lendl’ı yenerek unvanını koruduğunda ise 18 yaşındaydı.

O yüzden çok şaşırmayın.

Cehalet gösterir.

***

Subaşı yanlış kitap yazdı

Geçen gün bir arkadaşım şöyle anlamsız bir soru sordu:

“Şeyma Subaşı’nın kitabını okudun mu?”

“Sen okudun mu?” diye ben sordum.

Okumamıştı.

“Ben niye okuyayım” dedim.

”Gazetecisin, her şeye meraklısın belki bakmışsındır dedim” yanıtını aldım.

Vallahi okumadım.

Okumaya da niyetim yok.

Galiba pek okuyan da yok.

Aslında Subaşı yanlış kitap yazdı ya da Subaşı’na yanlış kitap yazdırıldı.

Şeyma Subaşı “Nereye gidilir, nerede eğlenilir, nerede yenilir içilir” diye bir uluslararası gezi rehberi benzeri bir şeyler yazıp içine tavsiyelerini koysaydı, vallahi de billahi de okurdum, bir şey öğrenirdim.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Makamla değer bulanlardan değil, makama değer katanlardan olmaya çalıştığımız zaman.