Bu üniversite, Fatih’in kurduğu üniversite değil

Değerli dostum Prof. Dr. Celal Şengör önceki gün bir mektup yolladı.

İstanbul Üniversitesi’nin hangi yıl kurulduğu ve kaç yaşında olduğu ile ilgili yanlış bilgileri düzeltmeyi amaçlayan bir mektup.

Kendisini özleyenler için aynen paylaşıyorum:

“Aziz arkadaşım,

Bazı İTÜ öğrencileri, bindikleri İstanbul Metrosunda bulunan ekranlarda sözümona bilgi yarışmalarının yayımlandığını ve burada İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş tarihini soran kişiye verilen ondokuzuncu, hatta yirminci yüzyıldaki muhtelif senelerin yanlış cevap olduğunun, İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş tarihinin 1453 olduğunun söylendiğini görerek çok kızmışlar. Ben İstanbul Metrosunun hiçbir hattına henüz hiç binmediğim için bunu bizzat görmedim ama öğrencilerimizin söylediği açık. Onların bana yönelttikleri soru şu: Niçin devletin metrosundaki bir ekrandan alenen yalan söyleniyor? Bu soruya cevap vermek çok zor, çünkü öğrenciler haklı.

İstanbul Üniversitesi 1453’te kurulmamıştır. 1453’te İstanbul’da bulunan Bizans üniversitesi tahrip edilmiş, daha sonra, zaman içinde, fonksiyonları üniversiteden tamamen değişik olan muhtelif medreseler açılmıştır. Bu medreselerin hiçbirine üniversite demek mümkün değildir; zaten bunların hiçbirinin İstanbul Üniversitesi ile herhangi bir bağları yoktur. Batıdaki adı ‘The Court of Eight Colleges’ olan Fatih Medresesi eğer gelişebilseydi, bugün bir Oxford veya Cambridge olabilirdi ama olmadı. İstanbul Üniversitesi’nin ilk kuruluşu Tanzimat Dönemindedir ve 1846’da Dar-ül Fünun (Fenler Evi) adı altında hayata geçmiştir. Ancak buna öğrenci bulunamaması nedeniyle okul hemen kapanmış, 1863’te bir deneme daha yapılmıştır. Ancak Cemalettin Efgani’nin bir derste ‘nübüvvet san’attır’ (yani peygamberlik sanattır) demesi üzerine ayaklanan şeyhulislam ve medrese yobazlarının yaygarası, bu okulu da kapattırmıştır. 1874’te yapılan üçüncü deneme de başarısız olmuş, okul 1881’de tekrar kapanmıştır. Nihayet 1900’de açılan Darülfünun sürekli olabilmiş, 1933 üniversite reformu esnasında kapatılarak ertesi gün teşkilat ve personelinde yapılan bazı değişiklikle İstanbul Üniversitesi olarak açılmıştır.

İstanbul Üniversitesi’nin tarihi bu kadar açıkken, hâlâ bu kurumu Fatih’in kurdurduğu medrese ile bir tutmak ve kuruluşunu 1453 olarak göstermek hangi akıl ve iz’ana sığar, bilmek mümkün değildir. Ben İTÜ öğrencilerine, İstanbul Üniversitesi 1453’te kurulmuştur diyenlere şunu sormalarını öneriyorum: Peki 1815 yılındaki rektör kimdi? Hangi ad altında olursa olsun, 1815’te İstanbul Üniversitesi diye bir kurum olmadığı için, elbette böyle birisi tarihte yoktur. Ama, mesela İTÜ’nünki bellidir: Hoca İshak Efendi. Hoca İshak Efendi 1815’te Mühendishane-i Hümayun’un (o zaman Berrî ve Bahrî mühendishaneler tek çatı altında birleştirilmişti) başhocası olmuştur. Mühendishane-i Hümayun, 1909’da Mühendis Mekteb’i Âlisi, daha sonra Yüksek Mühendis Mektebi, daha sonra Yüksek Mühendis Okulu, en sonunda da 1944’te İstanbul Teknik Üniversitesi olmuştur. İstanbul Üniversitesi’nin böyle bir geçmişi yoktur. Var demek ayıptır. Dünyayı kendimize güldürmenin anlamı yoktur. O zaman birisi de çıkıp sorar, 1453’ü kabul edeceğine niçin Roma İmparatoru II. Theodosius’un kurduğu üniversitenin kuruluş tarihi olan 425’i kabul etmiyorsun? O üniversitede 31 kürsü bulunuyor, hukuk, felsefe, tıp, aritmetik, geometri, astronomi, müzik ve hitabet okutuluyordu. Bu dersler orta çağın trivium ve quadrivium sistemlerine göre düzenlenmişti. Onsekizinci yüzyıl sonuna kadar (yani İTÜ kurulana kadar) Osmanlı’da böyle bir kurum var mıydı? Fatih Medresesi böyle başlamıştı, ama ömrü vefa etmedi.”

***

Magazin sitelerinden ricamdır

Bazı magazin haber siteleri ya da sosyal medyada magazin haberlerini paylaşan kimi hesaplar var.

Bunları yöneten arkadaşlardan bir kez daha ricada bulunmak istiyorum.

Sevgili arkadaşlar, meslektaşlarımız,

Lütfen benim yazılarımdan magazinle ilgili konuları ele aldığım yazıları alıp sitelerinizde veya sosyal medya hesaplarınızda kullanmayın.

Rica ediyorum.

Diyeceksiniz ki niye!

Çok basit.

Benim burada yıllardır beni okuyan, beni tanıyan doğru düzgün bir okur kitlem var.

Beni okuyor, ne dediğimi, ne yazdığımı gayet iyi anlıyorlar.

Sizin o hesaplarınızı ve sitelerinizi izleyenler arasında da elbette aklı başında, okuduğunu anlayan okurlar da var  Hatta muhtemelen çoğunlukta olabilirler.

Ama çok önemli bir bölümü de magazin dışında bir şey okumayan, benim tek bir yazımdan dahi haberi olmayan, Kerimcan Durmaz’ı takip edip, Kerimcan Durmaz’ı eleştirerek çok önemli işler yaptığını zanneden tipler.

Ben sizin bu abuk sabuk okur kitlenizle muhatap olmak istemiyorum.

Çünkü sonra kıçlarından anladıkları yazılarımla ilgili sosyal medya üzerinden bana abuk sabuk şeyler yazıyorlar.

Sizin bu kitlenizle muhatap olmak istemiyorum.

Benim sevgili kendi okurlarım bana yetiyor.

Anlaştık mı!

***

Ümit Karan’dan açıklama

Ümit Karan’ın tacizle suçlandığı davada Atatürkçülüğünü ön plana çıkarmasını eleştirmem üzerine Ümit Karan aradı.

Galatasaray’da 2. Başkanlık yaptığım dönemde en önemli golcümüz olmasının yanı sıra çok daha önemli bir yönü vardı.

Bizim zamanımızda temizlenip, sonradan tekrar Galatasaray’a musallat olan Fethullahçı futbolcu yapılanmasına asla boyun eğmeyen bir futbolcuydu Ümit Karan.

Aradı ve şunu söyledi:

“Fatih Abi, ben o sözü davayla ilgili kendimi aklamaya çalışmak için söylemedim. Ben aslında ilk davada beraat ettim. Sonra istinaf beni suçlu buldu. Görüntüleri birisi alıp yayınlasa benim hiç de öyle bir şey yapmadığım ortaya çıkacaktır. Ama benim Atatürk vurgum bu yüzden değil. Ben sadece FETÖ’cü alçaklarla ayrışmak için o lafı ettim.”

Ümit Karan’dan rica ettim.

O görüntüleri bana yollayacak ve yayınlayacağım.

Bakalım ne yapmış!

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Mücadeleden bıktırılmadığımız zaman.