Bizim papaz Macar oldu

Türk Amerikan ilişkilerini kopma noktasına getiren, Ağustos krizinin tetikleyicilerinden biri vardı hatırlarsanız, bir papaz…

Amerika ile onun yüzünden papaz olmuştuk.

Sonra baktık iş sarpa sarıyor, verdik kurtulduk.

O da Amerikan devletinin uçağı ile Washington’a götürüldü, Başkan Trump’ın dizinin dibine oturdu, onun için dua etti, ara seçimlerin malzemesi oldu, Trump’ın seçimden başarıyla çıkmasını sağladı.

Peki şimdi bu papaz nerede biliyor musunuz?

Hungarian Free Press’in haberine göre pek yakında Macaristan’a yerleşecek.

Papaz Brunson, eşi Norine ile birlikte “Macar vatandaşlığına” geçmiş.

Çünkü eşinin Macar kökleri varmış.

Buradan çok hikaye çıkar da, ben yazmayayım.

Siz hayal edin.

***

Ahmet Bey, tren, istasyon ve bavul

İktidara yakın kaynaklardan iyi haber alan Nagehan Alçı’dan öğrendiğimiz kadarı ile eski Başbakan Davutoğlu, kurmaya çalıştığı parti ile ilgili olarak bir grup işadamı ile “gizlice” bir araya gelmiş.

Burada eski Cumhurbaşkanı Gül’ü eleştirerek “Treni kaçırdı” demiş.

Dedi mi, demedi mi bilemem. Alçı’dan okuduğumuz böyle.

Ama Abdullah Bey’in siyasete kazandırdığı Davutoğlu’na son dönemlerde pek yüz vermediğini biliyorum, orası kesin.

Hatta duyduğum dedikodular doğru ise, Davutoğlu’nun randevu talebine bile “Siyaset konuşacaksak gerek yok” dediği iddia ediliyor.

Bilemem, adı üzerinde dedikodu.

Ancak bildiğim bir şey var ise Abdullah Gül’ün treni kaçırdığı gibi bir tespitte bulunan Davutoğlu, bırakın treni kaçırmayı, istasyona bile ulaşamadı, hatta bavulunu da kaybetti.

Niye mi?

Anlatayım, siz karar verin.

Davutoğlu, AK Parti’nin tarihindeki en yüksek oyu aldığı seçim sırasında partinin Genel Başkanlık koltuğunda oturan isimdi ve aynı zamanda da Başbakan’dı.

Bu seçim zaferinden kısa bir süre sonra Davutoğlu’nun istifası istendi.

Hem Genel Başkanlık’tan, hem Başbakanlık’tan.

Nedeni biz bilmiyoruz, kendi biliyordur belki.

Çünkü bize göre seçim zaferi elde etmiş, güçlü bir Başbakan gibi duruyordu uzaktan.

O ne yaptı?

Bir iki mırın kırın ve istifa.

Bir başka ifadeyle Genel Başkanlık’tan ve Başbakanlık’tan azledildi.

Diyebilirsiniz ki, “Ne yapacaktı, karşısında koskoca Tayyip Erdoğan vardı, karşı mı çıksaydı?”

Yooo, karşı çıkması gerekmiyordu.

Ama en azından bu işi usulüne uygun, hiç değilse demokrasi varmış izlenimi uyandıracak şekilde yapma becerisini gösterebilir, kuyruğu dik tutabilirdi.

Yani, “Genel Başkanlığı ben Kongre’de kazandım. Eğer hakkımda partinin bir güven sorunu var ise, Kongre’ye giderim. Orada kaybedersem bırakırım” diyebilirdi.

Muhtemelen Kongre’de de kaybederdi ama en azından onurlu bir “bırakma” olurdu.

İstasyonun yolunu orada kaybetti.

Sonrasında kırgınlığını belli eden bir tavır içinde oldu.

Ta ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir süre önce kendisini davet edip, yanına oturtana kadar.

Bu davete koşa koşa icabet edip, bir de son derece mutlu ve mütebessim bir ifade ile memnun ve mesut pozlar verince bavul da elden gitti.

Ki zaten o bavulun içinde sadece ve sadece kendisine çıkarılan Suriye ve Ortadoğu politikalarındaki başarısızlığın faturası vardı.

***

The Düşman

Perakende piyasasındaki büyük market zincirlerine Rekabet Kurulu soruşturması açılmış.

Bu seçimin “düşman tarafı” onlar oldu belli ki!

İyi de kim bu “düşman marketler”?

Bunların 5 büyüğü, piyasanın yaklaşık yüzde 50’sinden biraz fazlasını kontrol ediyor.

Yani BİM, A101, Migros, Şok ve Carrefour…

En büyük BİM. Yaklaşık 8 bin market. Kendi aralarında yaklaşık yüzde 37 pazar payı.

Onu takip eden A101. 7 bine yakın market, yüzde 20’nin üzerinde pazar payı.

Migros, 4 bin civarında market ve yüzde 20 pazar payı.

Şok 5 bin civarında market ve yüzde 10 pazar payı.

Yüzde 8’lik pazar payı ile en küçükleri Carrefour.

Ve bu yılki tahmini ciroları 70 milyar olacak.

İyi de, Carrefour ve yabancı bir fonun hakimiyetindeki Migros hariç bunların hemen hemen tamamı iktidara yakın ailelerin kontrolünde.

Bildiğin halis muhlis “Yeni Türkiye”nin iktidara yakın isimleri.

Onlar da mı düşman şimdi!

Onlar da mı tezgah peşinde.

Hafızası güçlü ya da bizi uzun süreden beri takip eden okurlar hatırlayacaktır.

Habertürk gazetesi yayın hayatına atıldığında, sürekli olarak piyasanın kontrolünün birkaç market zincirine kalmasının sakıncalarına değinmiş, küçük esnafın, bakkalın, manavın korunması gerektiğini yazan onlarca haber yapmıştık.

Kontrol kurumları ve piyasa mekanizmalarının gelişmemiş olduğu ülkelerde bunun buraya varacağını önceden söylemiştik.

Tabii o zaman da bize kızanlar çoktu.

Bu yazıdan sonra da çok olacak.

Ama eğer “düşman” bu kadar yakından çıkmaya başladıysa galiba ortada başka bir mesele var demektir.

Ben yazsam da, yazmasam da!

***

Sosyal medya çocukları

Daha okul çağına bile gelmemiş çocuklarına sosyal medya hesabı açan, çocuklarını sosyal medya maymununa çeviren ana babaları görmüştük ama daha doğmamış çocukları için instagram hesabı açıp, oradan onun bunun ağzının payını vermeye çalışanı ilk kez gördüm.

Eski moda, eski kafalı bir ihtiyar izlenimi vermek istemem ve kimsenin işine karışmak da haddim değil ama çocuklarını sosyal medyada kullanan ana babalar oturup bir düşünsünler.

Bu yaptıkları çocuk hakları kavramına uyuyor mu?

Bunu yapan ana baba çocuğuna gerçekten saygılı mı yoksa saygısız mı?

Çocuğun aklı başına gelince bu durumdan mustarip olması halinde o çocuğa ne yanıt verecekler.

Bu soruların yanıtlarını iyice bir düşünsünler.

Sonra istiyorlarsa devam etsinler.

Kendileri bilir.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Adam olmak değil adam olmamak makbul hale getirilmediği zaman.