Sorunu değil, sonucu çözmek

Kafalar bilimsellikten uzaklaşıp, “geyikselliğe” yaklaşınca, meseleleri ele alış biçimi de garipleşiyor.

Bir süreden beri Türkiye’nin çeşitli “kaygı verici” olaylarla boğuştuğunu görüyoruz.

Görmediklerimiz de zaten söyleniyor sık sık.

Önümüzde hoşumuza gitmeyen pek çok mesele var ve biz bu meselelerin “nedenlerini” değil “sonuçlarını” çözmeye çalışıyoruz?

Mesela bir kaçını sıralayalım:

1. Türkiye’nin çok ciddi bir beka sorunu olduğu söyleniyor. Söyleyenler o kadar önemli makamlarda oturuyorlar ki, ciddiye almamak mümkün değil. Ancak biz Türkiye’nin neden bir beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu asla tartışmıyoruz. Beka sorunu bir sonuç. Bu sonucun çaresi iktidarın ve istikrarın devam etmesi olarak sunuluyor?

İyi de, bu sorun niye ortaya çıktı, hangi etkenler bu sonucu getirdi, nerede hata yapıldı, hata yapılmadığı iddia ediliyorsa, bizim dışımızdaki hangi faktörler değişti de, bu sonuç ortaya çıktı? Kim nerede yanlış yaptı? 20 sene önce olmayan Beka sorunumuz şimdi niye var sorularının yanıtları aranmıyor. Sadece sonucu görüyoruz ve o sonucun çaresini üretmeye çalışıyoruz.

Daha az önemli meseleler de var. Şöyle ki:

2. Sebze ve Meyve fiyatları aşırı yükseldi!

Bu bir gerçek. Türk insanın alım gücüne, gelir düzeyine göre sebze ve meyve fiyatları yüksek. Bu bir neden değil, bu bir sonuç. Şimdi biz sonuca çare üretiyoruz. Belediyeler tanzim satış mağazaları açacak ve yüksek fiyatla mücadele edecek. Fiyatlar niye yüksek, tarımsal üretim niye artmıyor, tarımda kendi kendimize yeterli ülke olma özelliğimizi son 35 yılda nasıl kaybettik, çiftçi niye üretmiyor, tarımda dışa bağımlı hale nasıl geldik sorularına çözüm aramak, bu sorunları kabullenmek çok zor geldiği için sonuca çözüm üretmek daha kolaymış gibimize geliyor. Tanzim satış yaparız sorun biter. Var mısınız iddiaya bitmez!

3. Et fiyatları çok yüksek!

Evet yüksek. Bu sonuca çözüm et ithal etmek. Oysa bir ürünün fiyatı olması gerekenden yüksekse, ekonominin kuralıdır, o ürünün üretimi hemen artar ve fiyat dengelenir. Ama her nedense Türkiye’de et fiyatları söz konusu olunca sistem böyle işleyemiyor. Yüksek fiyata rağmen üretici zarar ediyor ve üretmiyor. İthalat artıyor. İthalatla terbiye sonuç vermiyor. Peki et fiyatı niye yüksek, et üretimi yüksek olan ülkeler ve bunu ucuza mal eden ya da ucuza satan ülkeler nasıl bir yöntem izliyorlar buna bakılmıyor. Ne yaparız da et üretimini arttırırız demiyor kimse. Beyaz et üretimini teşvik ederek protein açığını kapatmanın yolu bile aranmıyor.

Sorunu değil, sonucu çözmeye kalkışanlar asla başarıya ulaşamamışlardır.

Tarihe bakmak yeterli olur!

***

Al sana çiftçi

Tarımsal üretimden söz etmişken bakın genç bir çiftçi neler anlatıyor bana:

“Selamün aleyküm Fatih abi.

Ben Serhat, Elazığlı çiftçi bir ailenin çocuğuyum.

Patlıcan ve domates fiyatları ile ilgili yazını görünce bir şeyler yazmak istedim.

Abi Türkiye’de bundan birkaç yıl önce yazın üretim yapıyorduk biz de. Sebze meyve fiyatları çok aşırı düşüktü. 5-10 kuruşa satılıyordu.

Bu yüzden kimse kazanmayınca ekim azaldı. Doğrusunu söylemek gerekirse az üretiyoruz ama aynı parayı kazanıyoruz şimdi. Çünkü fiyatlar şimdi de aşırı yüksek. Bu duruma biz de çok üzülüyoruz ama yapacak bir şey yok.

Eğer o zaman fiyatlara alt sınır veya başka bir çözüm bulunsaydı bugün her şey çok farklı olurdu ama artık zor.

Aynı konu hayvancılık konusunda da var abi. Ben iyi hatırlıyorum etin kilosu 15 liraya bizden alınırdı bir şey kazanamıyorduk. Mecburen ya kesmeye ya satıp azaltmaya başladık.

Bugün et fiyatları malum. Devlet büyükleri et fiyatlarını düşürmek için et ithal ediyor. Bana göre bu günü kurtarmaya yönelik bir çözüm çünkü o et iki güne biter sizin içerdeki GERÇEK ÇİFTÇİYİ desteklemeniz lazım. Et yerine dışardan yem ithal edilse yem fiyatları düşürülse, saman fiyatları düşürülse zaten hayvancılık artacak et fiyatları kalıcı olarak düşecektir. Ama bunun yerine et ithalatı ile fiyatları düşürmek içerde zaten zorda olan hayvancılığı daha zora sokmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Uzun vadede et fiyatlarının artmasına sebep olur çözüm diye önümüze sunulan şey.

Abi, küçükken hayalim çiftliğimizi büyütmekti.

Sorun zorluk yaşamak değil, bunca soruna sıkıntıya rağmen bir şey kazanamamaktı.

Şimdi artık üniversiteye gidip öğretmen olmak istiyorum.

Çünkü verilen bütün destekler zengin iş adamlarına gidiyor. Onlar sadece bir yapı yapıp parasını alıyor sonra üretim yok.

Gerçek üreticiler olan bizler ise sadece bakabiliyoruz. “

***

900 milyonluk makarna

Batı medyası denilen rezilliğin bizimkinden çok da farklı olmadığını gösteren bir örnek.

İngiliz basını, Türkiye’nin Venezuela’nın 900 milyon dolar altınını alarak bunun karşılığında Venezuela’ya “makarna” sattığını yazmış.

Demek ki, salaklık, hesap bilmezlik bizim medyaya mahsus değil.

Hesap basit aslında.

Türkiye’de makarnanın paketlenmiş olarak perakende satış fiyatı yaklaşık kilo başı 3 TL civarı. Daha pahalı markalar da var elbette ama mesela Migros ya da Besler markalı makarnaların kilosu 2.7 TL. Yani ortalama fiyat bu civarda.

Bu hesapla yola çıkarsak yani Venezuela’ya makarnayı perakende fiyattan satsak bile 900 milyon dolara yaklaşık 1 milyon 800 bin ton makarna satmış olmamız lazım.

Oysa Türkiye’nin yıllık makarna üretimi 1.7 milyon ton.

Üretim kapasitesi ise yaklaşık 2 milyon ton.

Kişi başı makarna tüketiminde dünya üçüncüsü olan Venezuela’nın yıllık makarna tüketimi ise yaklaşık 430 bin ton.

Eğer bu haber doğru ise yakında Türkiye’de makarna bulamayız.

Çünkü ürettiğimizden fazlasını satmış vaziyetteyiz.

***

Çakar işi yattı Sayın Bakan

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun çok doğru bir proje olan “yayalara saygı” projesi hayata geçer mi, uyulur mu emin değilim ama daha önce açıkladığı “Her önüne gelen otomobiline çakar takamayacak, emniyet şeridi ihlali yapamayacak” lafının içinin tamamen boş çıktığına birinci elden şahidim.

Bakan Soylu bu açıklamayı yapınca, ben de otomobile bir not defteri koyup çakar kullanan ve emniyet şeridine dalan otomobilleri not alıp, ihbar edeyim dedim.

Birinci gün pes ettim.

Çünkü daha ilk gün elimdeki defterin 4 sayfası dolduğu gibi, pek çoğunu yazamadım bile. Uçarak geçtiler yanımdan.

Süleyman Bey’in bu açıklamasından sonra çakarlı otomobil sayısı azalmak bir yana katlanarak arttı.

Toyota Corolla, FİAT Linea, Renault Clio’dan başlayıp, Mercedes S sınıfı, Porsche Cayenne, Porsche Panamera, Mercedes G serisine kadar uzanan geniş mi geniş bir model ve marka aralığında her gün yüzlerce demiyorum, binlerce araç çakarlarla yollarda fink atıyorlar.

Sayın Bakan bir gün makam otomobilinden inip, direksiyonda benim yanıma oturursa, seve seve kendisini İstanbul ya da başka bir yerde gezdirir, rezaleti bizzat gösteririm.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Cehalet özgüveni arttırmadığı zaman.