Ağzınızı alıştırın

Geçen yıl yazmıştım, Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerin büyük bölümü geri dönmeyecek diye.

Murat Bardakçı da önceki gün teyit etti, “Boşuna heveslenmeyin, biz dahil bu topraklara gelen hiç kimse dönmedi” diyerek.

Dünyada bu yıl itibarıyla yaklaşık 68 milyon mülteci ve yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmış insan var.

Bunların en büyük bölümünü 12 milyon kişi ile Suriye vatandaşları oluşturuyor.

Ülkesini terk ederek komşu ülkelere sığınmak zorunda kalan Suriyeli sayısı ise yaklaşık 5.5 milyon.

Bu 5.5 milyon kişinin 1 milyonu Lübnan’da,  660 bini Ürdün’de, çok az bir bölümü Batı ülkelerinde ve yaklaşık 3.5 milyonu Türkiye’de.

Türkiye dünyada en fazla mülteciye sahip ülke konumunda.

3.5 milyon Suriyelinin yanı sıra 240 bin civarında olduğu tahmin edilen Iraklı da Türkiye’ye sığınmış vaziyette.

Bunun dışında Afganistan ve bazı Afrika kökenli sığınmacılarımız da var ancak sayıları çok yüksek değil.

Lübnan’daki Suriyeli mültecilerin yüzde 70’i, Ürdün’deki mültecilerin ise yüzde 90’ı fakirlik sınırının altında yaşıyor.

Türkiye’de böyle bir sorun yok.

Mültecilerin yüzde 50’si 18 yaş altı çocuk ve gençlerden oluşuyor.

Mülteci çocukların eğitime ulaşma oranı ise ilköğretimde ortalama yüzde 50.

Eğitim seviyesi arttıkça eğitim alabilen çocuk sayısı dramatik biçimde azalıyor.

Kızlar çocuklarda ise eğitim alabilme oranı yüzde 30’lar civarında.

Mültecilerin yerleşmek istedikleri ülkeler arasında açık farkla Almanya ilk sırayı alıyor.

Onu ABD ve İtalya takip ediyor.

Türkiye ise 4. sırada ama talep geçen yıllara oranla geriliyor.

Gelelim asıl soruya.

“Suriyeli misafirlerimiz ülkelerindeki sorunların azalmasıyla birlikte geri dönecekler mi?”

Siyasetçilerimiz “Dönecekler” dese de sayılar bunu doğrulamıyor.

Dünya çapında evini terk etmek zorunda kalmış 68 milyon kişinin geriye dönenlerinin sayısı 7.5 milyon kişi civarında.  Yani yaklaşık yüzde 12.

Zaten geçmişe dönük sayılara baktığınız zaman mültecilerin geri dönüş oranı yüzde 20’nin üzerine çıkmıyor.

Mültecilerin misafir oldukları ülkede kalış süresi uzadıkça, geri dönüş oranları da düşüyor.

Yani lafın kısası 3.5 milyon Suriyelinin iyimser bir öngörüyle dönse dönse 700 bini geri dönerse iyidir.

Geriye kalan 2 milyon 800 bin kişi Türkiye topraklarında kalacak.

Ve biz de onlara “Suriye kökenli Türk vatandaşları” diyeceğiz.

Ağzınızı şimdiden alıştırsanız iyi olur.

Çünkü siz istemeseniz de alışacaksınız.

Alışacağız.

***

Ekonomiye giriş 101

Sebze, meyve, günlük tüketim maddesi, dayanıklı tüketim maddesi gibi ürünlerin fiyatlarının polisiye tedbirlerle aşağı çekilemeyeceğini, bunun serbest piyasa ekonomisine gönül vermiş bir ülkede olabilecek bir şey olmadığını epey bir önce yazdım.

“Narh” başlıklı bir yazıyla.

Hele hele üretmeyen bir ekonominiz var ise bunu yapmanız mümkün değildir.

Olsa olsa karaborsaya sebebiyet verirsiniz, başka bir şeye değil.

Gidin bakalım marketlere, rafları bir dolaşın.

Yerli malı neyiniz var?

Tarım ürünü deseniz, sağ olsunlar Meclisimizin çıkardığı yasayla onların da tohumu ithal.

Gübresi ithal, en azından gübre ham maddesi ithal.

Üretiminde kullanılan enerji ithal.

Taşıyan kamyon ithal. Yakıtı ithal.

Yolu  özel, köprüsü özel ve pahalı.

Çünkü iktidarın ilk yıllarında heveslendiği demiryolu yok.

Dedim ya market rafları arasında dolaşın diye.

Yahu çocukluğumuzda yerli olan diş macunu ithal.

Tüm kozmetik ürünleri ithal.

Deterjanlar ithal.

Ham maddesi ithal.

Kasaba git et ithal.

Sorsan derler ki, “Çiftçiye destek vermiyor muyuz?”

Çiftçiye üretsin üretmesin para vermek destek değil ama anlatamıyorsun.

Tarım Bakanlığı açıklasın bakalım, zirai üretimde hangi bölge ne üretiyor, hangi bölge ne kadar destek alıyor!

Çıkar haritayı gör hanyayı Konya’yı.

Ürün az ise fiyat yüksek olur.

Ekonominin ilk kuralı.

Sabahtan akşama market bassan, pazarcıyı çarmıha gersen, stokçuyu meydanda dövsen…

Yetmedi yatırıp ırzına geçsen fark etmez.

Ekonominin ilk kuralını sopa ile değiştiremezsin.

Ama o seni değiştirir.

Nokta.

***

A.K.’ye

Sinirlenme Fatih diyorum ama bazen kendimi tutamıyorum.

Oda TV internet sitesini bilirsiniz.

Arada bir konuk yazarlara bir şeyler yazdırıyorlar.

Geçen gün A.K. diye biri Celal Şengör’le ilgili bir eleştiri yazısı kaleme almış.

Okudum okudum bir şey anlamadım da konu o değil.

Ne isterse yazar.

Celal Şengör de kayda değer bulursa yanıt verir, aralarındaki mesele.

Bu beyefendi Celal Şengör’le ilgili yazısında niyeyse benim de adımı geçirmiş.

“Entelektüel(!) arkadaşı Fatih Altaylı” diyerek.

Kendince beni küçümsüyor A.K.

Oysa ben kendim yazıyorum yazılarımda zaten “Entelektüel değilim” diye.

Alçakgönüllülük falan da yapmıyorum.

Değilim.

Biliyorum.

Ne entelektüelim ne böyle bir gayretim var.

Ben sadece öğrenmeyi seven, bilmeyi arzulayan, meraklı bir adamım.

Kızımın bundan 5-6 sene evvel söylediği bir söz vardı, “Baba sen iki yerde sinirleniyorsun. Bir trafikte, ikincisi bir şeyi bilmediğinde”.

Bu nedenle öğrenmek hoşuma gidiyor. Sinirimi alıyor.

Ben entelektüel değilim.  Olmadığımı da söylüyorum.

Ama bilgi aşığıyım.

Bildikçe bilmediğimi daha iyi anlıyorum.

O yüzden de hep öğrenmek istiyorum.

Mezara kadar sürecek bir açlık bu.

Olduğumu söylemediğim bir şey için, olmadığımı ima eden ünlem bana sadece komik geliyor.

Hani babanızın cenazesinde bir şey öğrendiğinizi söylemişsiniz ya yazınızda.

O koyduğunuz o ünlem rahmetlinin cenazesinde bir şey öğrenemediğinizi gösteriyor bana.

Naçizane tavsiyem…

Öğrenip de geliniz!

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Tevazuyu kibir, kibiri tevazu zannetmediğimiz zaman.