Ölenlerin ardından

Milliyet Gazetesi’nin M. Ali Ağca tarafından öldürülen yayın yönetmeni Abdi İpekçi’yi anmak için düzenlediği toplantı, tatsız bir tartışmaya sahne olmuş.

Abdi İpekçi’yi çok genç yaşta tanımıştım.

Galatasaray Lisesi’nden ağabeyim olan Süheyl Gürbaşkan tanıştırmıştı.

Lisede talebeydim ve okul gazetesini hazırlıyorduk o zamanlar.

Süheyl Ağabey’in yardımını istemek için Cağaloğlu’nda İstanbul reklam Binası’na gitmiştik.

O da bizi Abdi İpekçi ile tanıştırmıştı.

İlk ve son görüşüm olmuştu Abdi Ağabeyi.

Kısa bir süre sonra, Nişantaşı’nda, o zamanki adı Emlak caddesi olan sonra Abdi İpekçi’nin adının verildiği sokakta otomobilinin içinde vurulmuştu.

ABDİ İPEKÇİ BİR BMW MİDİR!

Abdi İpekçi’nin anıldığı toplantıda Ertuğrul Özkök de bir konuşma yapmış ve konuşmasında Abdi İpekçi’nin BMW marka bir otomobilde vurulmasını biraz fazlaca vurgulayınca, İpekçi’nin kızı haklı olarak tepki göstermiş.

Haklı diyorum çünkü Abdi Ağabey’den söz edileceği zaman otomobiline vurgu yapmak pek de doğru bir şey değil.

Hani ben ölsem, otomobile olan merakımdan söz edilse yeridir ama Abdi İpekçi’nin otomobille anılması son derece manasız bir durum.

Hele ki sahip olduğu BMW 2002 marka otomobili sanki çok muazzam bir varlık göstergesiymiş gibi hatırlatmak iyice abes.

Ama Türkiye’de zaten genel olarak abes durumlarla karşı karşıyayız.

Alçakça öldürülmüş meslektaşlarımızı andığımız bir ayı geride bıraktık.

Ben biraz gençlerin hafızasını tazelemek isterim ki, bu ülkenin düşünce yapısını biraz daha iyi anlasınlar.

UĞUR MUMCU

Mesela Uğur Mumcu ile başlayalım.

Sevgili Uğur Mumcu çok iyi bir gazeteciydi kuşkusuz.

Ama o zamanlar en çok eleştirilen gazetecilerin başında geliyordu.

Sürekli ağır hakaretlere maruz kalırdı.

Sağı temsil ettiğini iddia edenler için “Aşırı solcuydu, aşırı sol içinse “Devletçiydi”

İyice karalamak gerektiği zaman “MİT ajanı” yaftası yapıştırırlardı..

Cumhuriyet Gazetesi’ndeki bir iç mücadele sonrasında Cumhuriyet’ten ayrılmak zorunda kalmıştı.

O sıralarda Güneş Gazetesi’nde yöneticiydim.

Cumhuriyet’ten ayrıldığını duyunca gazeteye davet etmiştik.

Bütün kibarlığı ile gelmişti.

Oturmadan önce belindeki tabancayı çıkarıp sehpaya koymuş, “Halimize bak. Gazeteciyiz ama silahla gezmek zorunda kalıyoruz. “ diye yakınmıştı.

Teklifimize “Cumhuriyet’e geri dönme umudu taşıyorum. Eğer bu umut gerçekleşmezse tabii ki sizinle çalışırım” demişti.

Sonra sular durulmuştu Cumhuriyet’te. O da geri dönmüştü. Bizim de bu büyük gazeteci ile çalışma hevesimiz kursağımızda kalmıştı.

ABDİ İPEKÇİ

Nur içinde yatsın Abdi İpekçi  de sağlığında Türk basının ve Türk okurunun oklarına hedef olmaktan kurtulamamıştı.

Türkiye’nin en çalkantılı, sağ sol çatışmalarının  günde 20 can aldığı günlerde Milliyet’in başındaydı.

Onu da ne sağcılar severdi, ne solcular.

Bu berbat ortamda doğru düzgün gazetecilik yapma çabası “Konformistlikte” suçlanmasına neden olurdu.

Bugün olduğu gibi o gün de tarafsız olmak, doğrudan yana olmak çok kabul edilebilir bir şey değildi aşırı uçlar arasında.

ÇETİN EMEÇ

Hürriyet’in yayın yönetmenliğini yaptığı sırada faili meçhul bir suikastle öldürülen Çetin Emeç de Abdi İpekçi gibi Galatasaray Lisesi’nden ağabeyimdi.

Çetin Emeç’le hiç tanışmadım. Ama kardeşi Aydın Emeç’le Cumhuriyet Gazetesi’nde aynı dönemde çalıştık. Hayatımda tanıdığım en tatlı insanların ilk onuna girerdi Aydın Ağabey.

Çetin Emeç Hürriyet’in başına geçmeden evvel Hafta Sonu gazetesinin yayın yönetmenliğini yaptığı için Hürriyet’in başındayken de, kimileri tarafından hep “Magazinci” olarak anıldı. Köklü bir aileden gelmesi, İstanbul’un iş dünyası ile olan dostluğu hep aleyhine kullanıldı hep eleştirildi. Hürriyet’i en zor dönemden başarıyla geçirdiği, gazeteyi bir anlamda ayağa kaldırdığını kimse anlamadı.

Yani diyeceğim o ki, bu ülkede insanlara, hele biraz farklı, biraz da başarılı iseler  yaşarken türlü hakaret edilir.

Öldükleri zaman artık kimse için tehlikeli olmadıklarından çok sevilirler.

***

Ne istediğinize dikkat edin gerçekleşebilir!

Türkiye yıllarca Suriye’de bir “Güvenli bölge oluşturulsun” diye yırtındı.

Kimse kâle almadı.

Şimdi ise ABD’nin önerisiyle güvenli bölge yeniden gündemde.

Ancak bu güvenli bölgede Türkiye olmayacak.

Fransa, Kanada ve Avustralya’ya emanet edilmesi planlanıyor.

Bu arada giderek ezeli düşmanımızmış gibi davranmaya başlayan Birleşik Arap Emirlikleri de “Güvenli bölgeyi Türklerden korumak gerek” diyerek yırtık dondan çıkar gibi çıkıyor.

Ne yazık ki, Ortadoğu ülkelerindeki Kürtler söz konusu olduğunda Türkiye’nin hakkı teslim edilmiyor.

Ne Saddam’ın kimyasal silahlarından kaçan Kürtlere Türkiye’nin kucak açması sayesinde büyük bir katliamın önlendiğini, ne de Suriye’de IŞİD’den kurtulmak için Türkiye’ye sığınan Kobani halkını kimse anımsamıyor.

Varsa yoksa Türkiye’nin Kürt düşmanlığı.

Bugün Suriyeli Kürtleri Türkiye’den korumaktan söz edenler Esad Rejiminin vatandaş bile saymadığı, türlü zulme uğrattığı dönemlerde niyeyse Kürtlerden hiç söz etmiyorlardı.

Çünkü asıl niyet Kürtler değil, asıl niyet Türkiye.

Saddam’ın Kürtlere saldırmasını önlemek için 1990’ların başında Türk topraklarında ve Irak’ın Kuzey’inde konuşlandırdığı Çekiç Güç’ü hatırlayanınız vardır elbet.

Çekiç Güç bölgeye gelinceye kadar PKK “Orta ölçekli” bir terör örgütüydü.

Çekiç Güç’le beraber palazlandı.

Türkiye duruma uyanıp Çekiç Güç’ü yolladığı zaman artık çok geçti ve karşımızda uluslararası ölçekte bir terör örgütü vardı.

Şimdi muhtemelen aynı tezgahı Suriye’de kurmak istiyorlar.

Ve “Güvenli bölge” bunun kılıfı olacak gibi duruyor.

Bence Türkiye ne istediğine dikkat etmeli.

Allah korusun bazen ne olduğunu bilmeden istediğiniz bir şey gerçekleşir.

Sonra alırsınız başınıza belanın büyüğünü.

***

Adaylardan anladığım

Partilerin belediye başkan adayları belli oldukça ortaya çıkan bir kaç gerçek var.

Ana muhalefet partisi açısından ortaya çıkan gerçek şu:

“Parti içinde kazanmak Türkiye’yi kazanmaktan daha önemli. Önemli olan Türkiye’ye değil, önemli olan partiye sahip olmak.

İktidar partisi açısından ortaya çıkan gerçek ise şöyle:

“FETÖ ile mücadeleye biraz ara verelim. Seçimi kazanalım. Sonra bakarız belki”

***

Ayıbın büyüğü

Kurtlar Vadisi’nin ağası Polat Alemdar ya da nüfusa kayıtlı olduğu ismiyle Necati Şaşmaz’ın boşanma davası gündemde.

Özellikle de Şaşmaz’ın eşinden 10 milyon TL tazminat istemesi.

“Nasıl bir ayıp var ki 10 milyon istiyor” diyenlerin ne kastettiği belli.

Ben ise meselenin o tarafı ile hiç ilgili değilim.

Benim garibime giden Şaşmaz’ın boşanmak üzere olduğu eşinin yaptığı açıklama.

Eğer doğru ise mealen şöyle anlatmış Bayan Şaşmaz:

“Necati benim üniversiteyi bitirmemi istemedi. Ben lise mezunuyum sen üniversiteyi bitirirsen ben senin altında ezilirim. Beni ezersin dedi. Onun yüzünden eğitimimi yarım bıraktım”

Bir koca düşünün ki, eşinin eğitimini engelliyor.

Gerekçe ise altında ezilmek.

Bu iddia doğru ise, bence bu bir aile içinde olabilecek en büyük ayıptır.

Diğer her türlü ayıp, bu ayıbın gölgesinde kalır.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Eğitimden değil eğitimsizlikten korktuğumuz zaman.