Sehven erken

İktidarın millete büyük hizmet olarak yaptığı önemli projelerden biri olan Avrasya Tüneli’ni biliyorsunuz.

Bilmemeniz mümkün değil, sürekli olarak sayılan işler arasında yer alıyor.

Van’dan burnunu dışarı çıkarmamış vatandaş bile biliyor bu tüneli.

Efendim, dün bu tünelin tek yönlü geçiş ücreti otomobiller için 23 TL 30 kuruştu.

Dün ilgili Bakanlık tarafından bir açıklama yapıldı ve tünel geçiş ücreti 1 Şubat’tan itibaren 32 TL 10 kuruşa çıkarıldı.

Yani yüzde 40 oranında zamlandı.

Zam meselesi medyaya akseder aksetmez Bakanlık’tan bir açıklama geldi:

“Zam tablosu internet sitesine ‘sehven’ konulmuştur. Avrasya Tüneli geçiş ücretlerine zam yapılmamıştır.”

Bu komedinin Türkçe tercümesi ve meali şudur:

“Arkadaşlar, erken açıkladık. Bu zam yerel seçimlerden sonra yapılmak üzere hazırlanmış olup, 1 Şubat tarihi sehven yazılmıştır. Aslında bu zam 1 Nisan tarihinden itibaren geçerli olacaktır. Seçim günü oy verme işlemi bitiminde açıklanması gereken bu zam ‘sehven’ erken açıklanmıştır.”

***

Yok artık

İktidarın milletimize armağan ettiği bir diğer büyük eser Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün İtalyan ortağı Astaldi, İtalya’da batmakta olduğu için Türkiye’deki yatırımlara olan ortaklıklarını elden çıkarmak istiyor.

Astaldi oldum olası Türkiye’yi sever.

Özal’dan beri her zaman Türkiye’de “yollu” işlere girmiştir.

İstanbul-Ankara Otoyolu, yapımı ve bitimi yılan hikâyesinden de öte, anakonda hikâyesine dönen Bolu Tüneli gibi pek çok önemli projeyi alıp yapan şirkettir Astaldi.

Her zaman da kendine iyi ortaklar bulur.

Geçmişte Kamuran Çörtük’ün Bayındır’ı ile kol kola gezerdi, şimdi Çörtük’ün esamisi okunmadığı için Astaldi de yeni yeni ortaklarla iş yapmayı tercih etti.

Ancak yine de İtalya’da işler kötü gittiği için Astaldi battı, batıyor, gitti, gidiyor durumunda.

Neyse, bu Astaldi şirketi kurtarma umuduyla, Türkiye’deki ortaklıklarından YSS Köprüsü’ndeki hisseleri Çinlilere satmaya çalışıyormuş.

Ancak bir sıkıntısı varmış.

Bu köprüde geçiş ücretleri, şartname gereği yılda 1 kez dolara göre revize edildiğinden ve son zamanlarda kur oynak hale geldiğinden bu durum Astaldi’nin hisselerini almak isteyenlerin iştahını köreltiyormuş.

Şimdi Astaldi der ki: “Fiyatlardaki kur ayarlamasını yılda 1 değil, 4 kez yapalım ki, ben de hissemi satıp paramı İtalya’ya götüreyim.”

Bu talebe karşı söylenebilecek bir kelime yok ama çıkarılabilecek bir nida var: “Çüşşş”.

Zaten bu köprüye, verilen garanti ve yüksek fiyat yüzünden bu milletin cebinden epey bir para ödeniyor.

Türkiye’deki kimi şirketleri kurtarmak için devletin elinin cebimize sokulmasına da alıştık ama artık İtalya’daki şirketleri kurtarmak da lütfen bizim cebimizden yapılmasın.

***

Milat

CHP’nin İzmir Belediye Başkan adayı Tunç Soyer’in babasının 12 Eylül sonrası MHP davası hakimlerinden birisi olmasından ötürü Soyer’e yüklenenler beni oldukça şaşırtıyor.

Medyadaki bu zatlar 17-25 Aralık, hatta 15 Temmuz darbe girişimi öncesi kendi yaptıklarının, yazdıklarının, övdüklerinin, kıçına yapıştıklarının sorumluluğunu üstlenmiyorlar ve “O eskiydi” diyerek bir “milat” icat ediyorlar.

Ama mesele bir Tunç Soyer olunca, değil kendisinin, babasının 40 sene önce yaptığını bir suç olarak önüne koyuyorlar.

***

Bibliyografya yoksa muhtemelen çalıntıdır

Anıtkabir Derneği üyesi Ali Güler, Yılmaz Özdil’in kitabındaki bazı bölümlerin, dernekleri tarafından yayınlanmış bazı makale ve eserlerden çalıntı olduğunu iddia etti.

Haliyle ortalık da karıştı.

İyi de, bu durum kimi niye şaşırttı ben anlamıyorum.

Yılmaz Özdil’in eseri elbette ki, “çalıntı” bilgilerle doluydu.

Ve “intihal” ayıbına bulaşmış bir kitaptı.

Bunu söylemek için de kitabı okumaya gerek yok.

50’li yaşlarının başında olduğunu zannettiğim Yılmaz Özdil’in kitabında anlattığı olaylara bire bir tanık olacak bir yaşı yok.

Bire bir tanık olanlarla da bir tanışıklığı, bir teşriki mesaisi olmamış, biliyoruz.

Bu durumda kitabında yer alan bilgileri bir yerlerden okumuş, görmüş, almış olması gerek. Arşivlere girip daha önce yayınlanmamış bilgilere ulaştıysa arşivdeki kaynaklar belirtilir, başkaları tarafından yazılmış kitap ya da makalelerden yararlanılmışsa onlar sıralanır.

Bu da bir ayıp değil.

Tarih böyle yazılır.

Herkes taş üzerine taş koyar, bazen dağınık olan bilgiler derlenir, bir araya getirilir ve yeni bir kitap, yeni bir tarih anlatımı ortaya çıkar.

Bunun “hırsızlık” ya da “intihal” olmaması için de kitabı yazan eğer ciddi, kültürlü ve dürüst biriyse kitabın içine dip notlar koyar, arkasına bir kaynakça, bir bibliyografya ekler ve hangi bilgiyi nereden aldığını, kaynaklarını sıralar.

Yok eğer ham hum şaralop bir iş yapan bir tipse ne bir kaynakça koyar ne bir dipnot ne de başka bir şey.

Yazar geçer.

“Ben yazdım oldu, kime hesap vereceğim” der.

Ortaya çıkan eser de ayıplı bir eser olur.

Özdil’in kitabında tek bir kaynakça olmadığı göz önüne alınırsa, içindeki bilgilerin “çalıntı” demesek bile en azından “araklama” olduğu aşikârdı.

Bunu anlamak için Anıtkabir Derneği’nin açıklamasına ihtiyaç yoktu!

NOT: Bibliyografya nedir?: Araştırmaya dayalı eserlerin ya da makalelerin sonuna o konuya ilişkin yararlanılan daha önce yazılmış eserleri belirten bölüm.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Bazı durumlarda cevap vermenin değer vermek zannedilmesinden çekindiğimiz zaman.