TRT centilmen olabilir mi!

Memlekette kriz yok ama bunu şirketlere anlatamıyor kimse.

Biz bizim sektörde kriz olup olmadığını “reklamlara” bakarak anlarız.

Reklam gelirleri düşmüşse, firmalar reklamı kısmaya başlamışsa biliriz ki, ortada bir sıkıntı var.

Medyada reklam gelirleri giderek düştü.

Gazeteler zaten yerlerde sürünüyordu ama televizyonlarda da gelirlerde ciddi azalmalar var.

Bir yandan kanal sayısındaki artış, bir yandan kıyasıya rekabetle artan maliyetler zaten küçük olan reklam pazarının televizyon kanalı başına düşen payını azaltmışken ve dağılan ratingler nedeniyle gelirler azalmışken, bir de “kriz kesintileri” televizyonları ciddi bir sıkıntıya soktu.

Üstüne üstlük bir de ocak ayı gelince durum tam bir felakete dönüştü.

Çünkü ocak ayı reklamverenlerin yıllık bütçelerini oluşturma ve bunun için ajanslar ve medya ile pazarlık dönemi.

Yani her şey güllük gülistanlık olsa bile ocak ve hatta şubat ayında reklam gelirlerinde ciddi oranda bir düşüş yaşanırken, zaten yetersiz olan reklam harcamaları düşüşle birlikte neredeyse sıfıra inince kanallar oturup ortak ve akılcı bir karar aldılar.

Ocak ayı boyunca, en azından ocak ayının ilk üç haftası ellerindeki dizilerin yeni bölümlerini yayınlamayacaklar.

Çünkü yayınladıkları her dizi, büyük bir zarar yazacak.

Doğru bir iş yaptılar.

Ancak duyduğumuz kadarıyla TRT bu anlaşmaya yanaşmamış.

Devletin resmi kanalı ocak ayında da pahalı dizilerini dahi yayınlamaya devam edecekmiş.

Ne de olsa umurlarında değil.

Zarar etse ne olur, kar etse ne olur!

Nasılsa bizim vergilerimizden, elektrik parasıyla beraber ödediğimiz TRT payından, bandrol gelirlerinden paralarını alacaklar.

Yetmezse bütçeden kendilerine destek gelecek.

Ama bana sorarsanız bu durum çok da adil değil.

Bu durum, Formula 1 yarışında kaza nedeniyle sarı bayrak sallanırken öndeki araçları sollayıp birinciliğe oturmaya benziyor.

Haksız rekabetin dibi.

TRT’nin bu tavrını hiç de centilmence bulmadığımı söylemeliyim.

Keşke onlar da tüm kanalların aldığı bu ortak karara uyma saygısını gösterebilselerdi.
***

Barıştırmaz karıştırır

İmar Barışı denilen rezaletin beni oldukça öfkelendirdiğini bu köşeyi okuyanlar ve bu konuda yaptığım programı izleyenler bilecektir.

Bu tip uygulamaların yasalara saygılı vatandaşa haksızlık olduğunu her zaman söyledim ve söylemeye devam da edeceğim.

Bu İmar Barışı aslında kiminle barış onu da çözemedim.

Bazı vatandaşlar bana kızıyor, “Düğüm olmuş sorunlarımızın çözülecek olması seni niye bu kadar kızdırıyor” diye.

Bense bu yasal düzenlemenin aslında bir düzensizlik, bir kaos getireceğini ve düğüm olmuş sorunları daha da kördüğüm haline getireceğini düşünüyorum.

Düşünmüyorum, görüyorum.

Bir iki basit örnek vermek gerekirse.

Diyelim ki, 10 daireli bir apartman İmar Barışı için başvuracak.

Ancak dairelerden ikisi başvuru için ödenmesi gereken parayı ödemeye yanaşmıyor.

O apartman başvuramayacak ya da ödemeyen iki dairenin payını da diğerleri ödeyecek.

Sonra da dava açarak bu parayı geri almaya çalışacaklar fakat o davayı kazanmalarını sağlayacak bir yasal alt yapı yok.

Onu ödemek de yetmiyor.

İleride oluşacak yükümlülükleri de diğer daire sahipleri ödemeyenler için ödemek zorunda kalacaklar.

Sonunda apartmanlarda kavga çıkacak.

Farzedin ki, başvuru parası ödendi.

Bu sorunlarınızın çözüldüğü anlamına da gelmeyecek.

Mevcut imar yasalarına karşı bir durumunuz var ise sadece geçici bir çözüm bulmuş olacaksınız.

Mesela emsal dışı bir uygulamanız var.

Yarın öbür gün binanızı yıkıp yeniden yapmak isterseniz bu kez emsal dışı uygulama yapamayacaksınız. Barış size bir müktesep hak sağlamayacak.

Ayrıca diyelim ki başvurdunuz ve her yükümlülüğünüzü yerine getirdiniz.

Eğer konutunuz dere yatağı, afet riskli bölge, okul ya da hastane için ayrılmış bir yerde ise binanızı yine yıkımdan kurtaramıyorsunuz.

Ödediğiniz başvuru parası ile kalacak, bir de kendinizi ihbar etmiş olacaksınız.

Örnekleri uzatmak, çoğaltmak mümkün.

Ama işin özü şudur:

Bu İmar Barışı aslında vatandaşın çok da işine yaramayacak.

Sorunları ortadan kaldırmayacak.

Sadece ve sadece imara aykırı iş yapmış müteahhitleri kurtaracak.

Vatandaşı değil.
***

Rezalette 2. perde

Hürriyet gazetesi geçen sene Michelin Guide’a özenerek bir Türkiye’nin yeme içme rehberi hazırlamış, lokantaları kendince sınıflandırıp “inci”ler dağıtmıştı.

Tercihler o kadar kötü, jüri o kadar yetersiz, yapılan iş o kadar baştan savma idi ki, bu rehber doğmadan öldü.

Şimdi bu yıl da utanıp sıkılmadan aynı rehberi hazırlamışlar.

Değişen hiçbir şey yok.

Aynı kafa ile aynı hamam aynı tas bir rehber.

Zannedersin iyi lokanta değil “popüler mekan” listesi yapıyorlar.

Zannedersin Anadolu’da hiçbir orijinal lezzet, tat yok.

Listeye aldıkları yerlere haksızlık etmek istemem ama almadıkları yerlere haksızlık yapan bizzat kendileri.

Ama bir yandan da tüm Türkiye’ye uygun bir rehber.

Niyesini sormayın.

Anlatmaya sayfalar yetmez!
***

Michelin’lik kokoreççi

Yeme içmeden söz etmişken, size İstanbul’daki minik bir lezzetten söz etmek istiyorum.

Türkiye’den bir yer yarın öbür gün “Michelin Guide”a girecekse, “Sokak yemekleri” kategorisinde girebilecek tek yerden.

Ozzie’s adlı küçük kokoreççiden.

Kokoreççinin sahibi ve ustası Oğuzhan aslında mühendislik eğitimi almış.

Ama baba mesleği kokoreççiliğe dönmüş sonunda.

Uykuluk üzerine sarılmış kuzu bağırsağından, muazzam bir kokoreç yapıyor.

Yediğiniz başka hiçbir kokorece benzemeyen, imalatından pişirimine kadar tamamen farklı bir üslupla çok bildik bir lezzeti yeniden yaratmış Ozzie’s.

Oğuzhan ile tanıştığımda dükkanı Dolapdere’de, Mobilyacılar Çarşısı’nın hemen yanında iki masalı minik bir yerdi.

Kısa sürede lezzeti dillere destan olunca yer bulunmaz oldu.

Kokorece yine kendi imalatı olan Türkiye’deki en lezzetli sosisi de ekleyen Oğuzhan’ın müşterileri dükkana sığmaz olunca, mecburen taşındı.

Ben “Yapma etme burada kal. Fiyatı arttır ama büyüme” dedim.

Dinlemedi.

Asmalımescit’te bir başka yere taşındı.

Ama yine fazla büyümedi.

Bu kez 4 masa.

Hâlâ kokoreci kendi yapıyor.

Hâlâ öğlen 12.00’den dükkanı kapattığı akşam 9.00’a kadar kokoreci kendi pişiriyor.

Yolunuz İstanbul’a düşerse ya da Beyoğlu’na giderseniz uğramanızı tavsiye ederim.

İstiklal Caddesi’ndeki Tünel’in karşısındaki Tünel Geçidi İş Hanı’ndan geçin, çıkınca sola dönün.

Ama yer ayırtmadan gitmeyin.

2 saat beklersiniz.
***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kalbimizle beynimizi birbirine bağlayabildiğimiz zaman.