Yerli ve milli damga

Yerli ve milliye yeniden önem verilmeye başlanınca çocukluğumuzun yaklaşımlarına geri döndük.

“Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı.”

Şahane slogandı, onunla büyüdük zaten.

Ayrıca istesek de yerli malı olmayan bir şey bulmak kolay değildi.

Ne bileyim, mesela bir Adidas ayakkabı almak istesek, aileden birinin Almanya’ya gitmesini beklemek lazımdı. Converse dediğin senede bir iki kere gelirdi Şişli’deki bilmem ne pasajındaki dükkâna. Raf’ın çakma Converse’leri vardı ortalıkta.

Amerikan malı blucin ya Tophane’deki Amerikan pazarında bulunurdu bazen ya da Kapalıçarşı’da zorlukla.

Manavda, bakkalda zaten yerli olmayan bir şey olmazdı.

Şile üzümü, Güney Afrika kalamarı falan hayal bile değildi.

Mango’yu ilk gördüğümde 30 küsur yaşındaydım muhtemelen.

Keza avokadoyu da… Bir arkadaşım nereden bulduysa bulmuş, bir avokado getirmişti.

“Nasıl yeniyor lan bu?” diye sorduğunda avokadonun üzerinde diş izleri duruyordu.

Seve seve yerli ve milliydik.

Sonra “Globalleştik.”

Simgesi çikita muzdu hatta.

Ve şimdi benim çocukluğuma dönüyor, yeniden yerli ve milliyi keşfediyoruz.

O kadar ki, artık “Yerli Malı” diye damgalayacağız yerli ve milli ürünlerimizi.

İyi de “Yerli ve milli ürün ne?”

Zannetmeyin bize özel bir durum.

Aynısını ABD de tartışıyordu birkaç yıldır.

Çözümü yatırımcı Dr. Marc Faber önerdi. (Faber’in ne önerdiğini merak ediyorsanız alttaki yazıyı da okumanızı rica edeceğim.)

Ki onun bile haklı olmadığı anlaşıldı sonra.

Gerçekten de yerli ve milli ne?

Geçenlerde yazdım.

Gidip balıkçıdan balık alsak onun bile yüzde 85’i ithalata dayalıymış. Yemi, ağı ithal. 100 liralık balıkta Türkiye’nin katma değeri 15 TL imiş.

Marketten süt aldık diyelim.

Yerli mi?

Emin değilim.

İnek ithal.

De ki yerli inek bulduk.

Yemi ithal. Saman bile ithal.

Tavuk yesek yemi ithal, ilacı ithal.

Yerli telefon aldık diyelim. İçinde ne var ne yok, programı dahi ithal.

Yerli diye gittik Türkiye’de üretilen otomobil aldık.

En kabadayısının yüzde 30’u ithal.

Türk yazarın kitabını aldık, kağıdı ithal. Yazarın bilgisayarı ithal.

Yerli beyaz eşya aldık. Alüminyum fabrikalarımızı özelleştirip kapattığımız için alüminyumu ithal. Ayakkabı aldık, derisi ithal.

Yani anlayacağınız içinden çıkılmaz bir iş.

Demek ki, iş zor.

Asıl olan tek şey var. Patent, fikir, düşünce, bilim.

Onu ürettin mi ithal derdin kalmıyor.

Fikrin var ise eğer Çin’de 25 dolara üretip, ülkene 500 dolar katkı sağlayabiliyorsun.

Bilimin var ise eğer gramı milyar dolara satabiliyorsun dünyaya.

Yüzde yüz yerli olabilecek tek şey, yerli fikir, yerli bilim, yerli düşünce.

Onun için de özgürlük lazım.

Hür fikir, hür vicdan.

O yoksa eğer…

Ne damga vursan içi boş, altı boş.

***

Yatırımcı Faber’den yerli ve milli harcama önerisi

2008 yılında Başkan Bush’un ekonomiyi canlandırmak için aldığı bir dizi tedbir sonrası ekonomist ve yatırımcı Dr. Marc Faber şöyle bir öneri kaleme almıştı.

Düşündüren, güldüren ve tabloyu ortaya koyan bir öneri:

“Amerikan Federal Hükümeti ekonomiyi yeniden canlandırmak için her bir Amerikan vatandaşına 600 dolar tutarında bir parayı dağıtmayı karara bağlamış.

Benim Sevgili Amerikalı vatandaşlarım,

Eğer bu parayı Wal-Mart’da harcarsak, para Çin’e gidecek.

Eğer bu parayı benzin almak için harcarsak, para Araplara gidecek.

Eğer bilgisayar alırsak, para Hindistan’a gidecek.

Eğer sebze, meyve alırsak, para Meksika’ya, Honduras’a ve Guatemala’ya gidecek.

Eğer hediyelik bir şeyler alırsak, para Tayvan’a gidecek.

Ve bir kuruşu bile Amerikan ekonomisi için yarar sağlamayacak.

Bu parasal yardımı Amerikan ekonomisi içinde tutmanın tek yolu, parayı bira ve fahişelere harcamaktır.

Sadece bu iki sektörde ulusal üretim yapabilmekteyiz.

Ben kendi adıma bu yolda faaliyet gösteriyorum…”

Tabii Marc Faber’in unuttuğu ABD’nin en büyük bira üreticisinin bir Brezilya firmasına satıldığıydı.

Seks işçileri konusuna ise hiç girmiyorum.

***

Dedikodu dedikodu değilmiş

“Bu dedikoduyu kim çıkardı?” diye sordum.

Dedikodu dediğim “McKinsey ile yapılan anlaşmadan vazgeçildi” dedikodusuydu. Bu dedikodu yüzünden dolar bir anda anlamsız bir şekilde 20 kuruş kadar yükselmiş, ekonominin e’sinden anlamayanlar durumu “Enflasyon rakamlarına” bağlamışlardı.

Ben de dün haklı olarak “Böyle bir dedikodu ile dolar yükseltildi. Kim çıkarıyor bunları bulun” demiştim.
Dün anlaşıldı ki, dedikodu dedikodu değilmiş.

Gerçeğin ta kendisi imiş.

Seçmen nabzı tutma ustası Cumhurbaşkanı Erdoğan, körü körüne destekçiler dışındakilerden gelen sesleri hemen değerlendirmiş ve “Böyle bir anlaşma yapmayın ve varsa iptal edin” demiş.

Tabii anlaşmanın yapılmaması ya da iptali ilginç sonuçlar doğurdu.

McKinsey’e karşı çıkanlara “vatan haini” diyenler.

McKinsey’le yapılan anlaşma için “akıllıca” diyenler.

Alkışlayan siyaset ve medya erkanı şimdi ciddi bir sıkıntıda.

Bu dönüş hızına ayak uydursalar bir türlü, uydurmasalar başka türlü.

***

Unvan maçı

Trump giderek Erzurumlu Teyo Emmi’ye benziyor.

Teyo Emmi dediğin palavraları, abartıları ile ünlü.

Trump da ona özenmiş olacak ki, son olarak “Putin ile boks maçı yapsak ben kazanırım” demiş. Aralarında kilodan ve boydan kaynaklanan bir sıklet farkı olduğu kesin ama yine de olacak iş değil. Fotoğraflara bakın. Siz karar verin kimin kazanacağına.

Boks maçının afişleri bile hazır.

Putin’in spor yaparken hali.

Trump’ın spor yaparken halleri.

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Anti dolar kampanyası devlette de uygulandığı zaman.