Kitapları yeniden okumak

Bazen bazı kitapları birkaç kez okurum.

Kimi zaman bir romanı kimi zaman bir biyografiyi.

İlginçtir, ilk okuduğumda dikkatimi çekmeyen detaylar yakalarım hep.

Değişen zamanla önem kazanan detaylar.

Amerika’dan dönerken epey bir kitap taşırım aslında.

Kimi sosyal medyanın siyaset ve toplum üzerindeki etkisini inceleyen akademik çalışmalar kimi ABD’de ve dünyadaki demokrasi bunalımını irdeleyen araştırmalar.

Ancak niyeyse elim kütüphanenin rafları arasında duran ve iki üç yıl önce okuduğum bir kitaba gitti yeniden.

ABD’nin eski Merkez Bankası(FED) Başkanı Ben Bernanke’nin “Karar alma cesareti” adlı otobiyografik kitabına.

ABD’nin 1920’lerin sonundan bu yana gördüğü en büyük ekonomik krizi, Merkez Bankası’nın nasıl yönettiğini de anlattığı kitaba.

Bernanke, “Sonuçlarından emin olmadığımız bir dizi karar almak zorundaydık ve bu büyük cesaret gerektiriyordu. Ama buna mecburduk. 1920’lerin sonunda benzer bir krizde Amerikan Merkez Bankası cesur kararlar almaya korktuğu için deflasyon ve ekonomik çöküntü karşısında pasif kalmıştı. Bunun sonucunda küresel Büyük Bunalım yaşanmış, ekmek kuyrukları oluşmuş, ABD nüfusunun yüzde 25’i işlerini kaybetmiş ve yurt dışında da faşist diktatörler başa geçmişti” diye başlamış kitabına.

Ve şöyle diyor: “Uygulamayı düşündüğümüz önlemler Başkan Bush’un partisinin seçim sözlerinin tamamen zıddıydı. Ancak Başkan, başka çare olmadığını görünce bunu kabul etti. Riski aldı ve ülkeyi büyük bir ekonomik krizden çıkakaracak yolu açtı.”

Kitaptaki önemli cümlelerden biri de şu:

“Amerikan Merkez Bankası uzun vadede ülkenin yararına olacak kararları verebilmek için siyasetten bağımsız bir merkez bankası olarak varlığını sürdürüyordu. Kuruluş amacı buydu. Başkalarının yapamadıklarını veya iradesi olmayanların yapamayacaklarını yapmakla yükümlüydü”

Bazı kitapları bazen yeniden okumakta fayda var.

* * *

İLHAN SELÇUK YAŞASAYDI CUMHİRİYET’İ KİM YÖNETİRDİ!

Cumhuriyet Gazetesi’nde bir değişim gerçekleşti.

Gazetenin İlhan Selçuk’tan bu yana gelen çizgisini temsil eden ekip, yıllar önce gazetenin sahibi Vakfın bu genel kurulunda yönetimden uzaklaştırıldılar.

Yerine farklı bir Cumhuriyet öneren bir başka grup geldi.

Bu durum aslında uzun yıllardır Cumhuriyet Gazetesi içindeki bir çekişmenin yeni bir dönemiydi.

Ancak yönetimin değiştiği Vakıf toplantısı ile ilgili anında bir “Usulsüzlük davası” açıldı.

Yargının o günkü durumu içinde bu dava bir türlü sonuçlanmadı.

Gazetede ise yeni yönetim Cumhuriyet’i farklı bir çizgiye taşıdı.

Gazeteyi içinde bulunduğu zor koşullardan çıkarabileceği iddiası ve inancıyla Can Dündar ve ekibi geldi gazeteye.

Dündar ve ekibinin daha önce bir televizyonu yönetme deneyimi olmuş ve kısa sürmüştü.

Bu kez Cumhuriyet’te aynı deneyime giriştiler.

Sonrasında yaşananları biliyorsunuz.

Davalar, tutuklamalar, yurt dışına kaçmak zorunda kalan Can Dündar.

Şimdi yıllar önce açılan dava sonuçlandı ve Cumhuriyet Vakfı’nın usulsüz genel kurulu yenilendi.

İlhan Selçuk ekolü yeniden işbaşına geldi.

Gazete karıştı.

İstifalar, istifalar, istifalar.

Ve yönetime geri gelen Cumhuriyetçiler hakkında akıl dışı iftiralar, karalamalar.

Ayıptır… Ayıp!

Sözde Cumhuriyet’e sahip çıkma adı altında kökten Cumhuriyetçi arkadaşlarımıza yapılan suçlamaları aklım almıyor.

Neymiş, giden ekip çok çile çekmiş.

Peki 80 küsur yaşındaki İlhan Selçuk o yaşta tutuklanmadı mı!

Dün Cumhuriyet’e geri dönen Mustafa Balbay yıllarca Silivri’de yatmadı mı?

Ya da şöyle soralım, “İlhan Selçuk hayatta olsaydı, Can Dündar ekibi bu gazetenin başına geçebilir miydi?”

Pek çoğunu 30 küsur yıldır tanıdığımız ve Atatürk ilkeleri için, Cumhuriyet değerleri için savaşmış bu arkadaşlarımız tertemiz bir gazetecilik siciline sahip değil mi?

Gazetede istifalar var. Evet.

Bunların bazıları fikir ayrılığı nedeniyle istifa ediyorlar. Onlara git denilmedi ama en doğal entelektüel haklarını kullanıp istifa ediyorlar.

Kimileri ise Cumhuriyet genetiğine çok uygun isimler oldukları halde ekip ruhu diyerek ayrılıyorlar.

Mesela Çiğdem Toker’in istifasına yeni yönetimin de üzüldüğünü duyuyorum.

Tüm bunlar konuşulabilir, eleştirilebilir.

İtirazım da olmaz.

Benim tek itirazım gazeteyi yönetecek bu arkadaşlarımıza “İktidar işbirlikçisi” yakıştırmasına olur.

* * *

YARGITAY YSK İLE ÇELİŞİYOR

Yargıtay, Enis Berberoğlu’nun tutukluluğunun devamı kararına yönelik olarak Enis Berberoğlu’nun yaptığı itirazı da reddetti.

Bu durum hukuk mantığının çok açık bir ihlali.

Berberoğlu’nun dokunulmazlığı geçen dönem TBMM tarafından kaldırıldığı için yargılanabilmişti.

Berberoğlu yeniden seçilerek çok açık biçimde yeniden dokunulmazlık kazandı.

Eğer dokunulmazlık kazanmasını engelleyecek bir durum olsaydı zaten YSK seçimlerde aday olmasına da izin vermezdi.

YSK Hakimleri bir karar verdiler.

Berberoğlu da bu karara dayanarak yeniden seçildi.

Çok açık bir hukuk mantığı Enis Berberoğlu’nun dokunulmazlığı dolayısıyla serbest bırakılmasını gerektiriyor.

Zaten Türk hukuk tarihi benzer onlarca içtihatla dolu.

Yargıtay’ın bu kararı çok hatalıdır.

AİHM’den dönmesi kaçınılmazdır.

* * *

BU ESER ANADOLU’YU DOLAŞMALI

Ressam Ahmet Güneştekin sadece resimle değil, sanatın pek çok alanıyla uğraşan bir isim.

Çok tartışılan bir sanatçı Güneştekin.

Sanat camiası onu kabullenmekte zorlanıyor.

Beğenmiyorlar, eleştiriyorlar, kızıyorlar.

Ahmet Güneştekin’i, kendini iyi pazarlamakla suçluyorlar.

Oysa bugünün sanat dünyasında kendini pazarlamak bir suç değil.

Eserleri milyon dolarlarla satılan pek çok Batılı sanatçı da birer pazarlama üstadı.

Bugünün kalabalık sanat ortamında pazarlama olmadan bir şey olmuyor.

Güneştekin ise kendine kızanlara inat, müthiş bir çalışkanlıkla üretmeye devam ediyor. Ve bunun da çok başarılı bir şekilde PR’ını yapıyor.

Son eserini İstanbul’daki Camialtı Tersanesi’nde, geçmişte gemilerin inşa edildiği bir tersane kapalı alanında yapıyor Ahmet.

Güneştekin bu eserinde başta Göbeklitepe olmak üzere pek çok Anadolu medeniyetinden ve Anadolu efsanelerinden esinlendiğini söylüyor.

Yaklaşık 25 milyon TL’ye mal olacak olan 40 tonluk devasa bir yapıt.

Görünce etkilenmemek mümkün değil.

Beğenip beğenmemek herkesin kendi bileceği şey; ama saygı duyulacak bir iş, bir çaba.

Ve bana göre Güneştekin’in bu yapıtı sadece İstanbul’da değil; Göbeklitepe’de, Nemrut’ta, Ani Harabeleri’nde, Akdamar Adası’nda, Alacahöyük’te sergilenmeli.

FATİH ALTAYLI YAZDI: BU ESER ANADOLU’YU DOLAŞMALI

* * *

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kıskançlık kötülemeyi değil rekabeti getirdiği zaman.