Sen özür dile Cumhuriyet yönetimi

SEVGİLİ okurlar, Cumhuriyet Gazetesi’nin bazıları hâlâ görevde olan o dönemki yöneticilerine ve haliyle Can Dündar dönemine ilişkin bir sual sordum buradan.

Dedim ki: “Cumhuriyet çalışanlarına ve okurlarına Nadir Nadi ve eşi Berrin Nadi tarafından miras bırakılan Şişli Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Nadir Nadi’ye ait evi kaça, kime sattınız?”

Cumhuriyet yöneticileri, 2 gün gecikmeyle yanıt verdi:

“2 milyon 400 bin TL’ye Doğan Gazetecilik’e sattık.”

Bak sen şu uyanıklara.

Akıllarınca “büyük” miktara ve bir şirkete satmış gibi görünüyorlar.

Ben daha anlaşılır dille yazayım.

Siz o evi, o koskoca daireyi 650 bin dolara Doğan Grubu’nun sahip olduğu Doğan Gazetecilik’e sattınız.

Sıkılmadan diyorsunuz ki: “Vakıflar değer tespiti yaptı.”

Ayıptır, utanın.

Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün tespit ettiği fiyat “en düşük” 3 milyon 300 bin TL ki dairenin gerçek değeri bunun bile üstünde.

Bölgede benzer binalarda, bir yandan Boğaz’ı, bir yandan Hilton Oteli’nin bahçesini gören dairelerde rayiç değer, metrekare başına 8 ila 10 bin dolar arası.

Buna evin manevi değeri ve Berrin Nadi’nin, “Bu ev Cumhuriyet’indir. Her şeyi kaybetseniz bile bu eve sahip çıkın, gerekirse gazeteyi bu evden çıkarırsınız” vasiyeti dahil değil.

Sonuç olarak İstanbul’un göbeğindeki, üstelik manevi değeri de olan bir daireyi Halkalı’da hallice bir toplu konut fiyatına satmanızın hiçbir “makul” açıklaması olamaz.

Gelelim daha önce değinmediğim bir konuya, Ankara Bürosu’nun satışına.

Ankara’nın en değerli yerinde, Çankaya Ahmet Rasim Sokak’taki bin metrekarelik binaya.

Bu bina için ekspertiz değeri 3 milyon 500 bin TL idi.

1 yıl sonra gidip bir başka rapor aldınız ve bu kez değeri 2 milyon 500 bin TL’ye düşürttünüz.

Sonra da binayı, İstanbul’daki evi alan aynı şirkete 2 milyon 900 bin TL’ye sattınız.

Şirket ise aynı evi 3 ay içinde başkasına sattı.

Kaça mı?

3 milyon 563 bin TL’ye.

Babanızın malı olsa istediğiniz kişiye istediğiniz fiyata satın, bana ne, kime ne?

Ama sattıklarınız Cumhuriyet Gazetesi’nin malı. Ve niyeyse hepsini aynı kişiye satıyorsunuz…

Yazık değil mi!

Ayıp değil mi!

***********

ÖZÜR DİLERİM SAYIN RÜŞTÜ REÇBER

SPOR yorumcusu Sayın Rüştü Reçber, benim iki cümlelik “dostça” eleştirime geniş bir yanıt vermiş.

Ama sanki yanıt benden çok başkalarına verilmiş gibi.

Benim söylediğim çok basit bir şeydi:

Reçber’in Terim’le kan davasına dönüşmüş izlenimi veren durumunun spor yazarı olarak kendisini güç durumda bırakan bir hal aldığını söyledim.

O ise “Ben tetikçi değilim, çalıştığım kurumlardan bu yönde bir uyarı almadım, Hürriyet Gazetesi etik ilkelerine aykırı bir tutumum olmadı” gibisinden hayli kalabalık bir yanıt vermiş. Ki bu bölümleri üzerime alınmadım.

Bana söylediği bir şeyde ise haklı.

Ben bu konuyla ilgili konuşmamda kendisinden “Rüştü” olarak söz etmiştim.

O da haklı olarak diyor ki: “Benden bahsederken adımla değil, adım ve soyadımla bahsedeceksiniz.”

Doğru, özür dilerim.

Açıkçası saygısızlık etmek istediğimden değil, Fenerbahçe’nin, Barcelona’nın, Beşiktaş’ın ve Milli Takım’ın kalesini koruyan ve herkesin aklında ve gönlünde “Rüştü” olarak yer eden biri olduğu için böyle söyledim.

Kendilerini pek andığım yoktur.

Ama bundan böyle kendilerinden söz etme ihtiyacı hissedersem, “Sayın Rüştü Reçber” diyeceğim.

Tetikçilik, etik ilkeler falan gibi konularda zaten benim bir beyanım olmadı.

Onları kime söylemişse onlarla muhatap olabilir Sayın Reçber.

Hele hele yorumculuğuyla ilgili tek kelime etmedim; çünkü anlamadığım konuda bir şey söyleyemem.

Sayın Rüştü Reçber Beyefendi’nin yorumlarından da bir şey anlamadığım için eleştirmem de mümkün değil.

Benimki sadece tecrübeli ve damdan düşmüş bir yazarın uyarısıydı.

Kaale alıp almamak elbette Sayın Reçber Beyefendi’nin kendilerinin bileceği iş.

***********

YAZIK

ÖNCEKİ akşam Show Ana Haber’de gördüklerime inanamadım.

Samsun’da bir hastanede, bir hemşire, yeni doğan bir bebeğin ağlamasını durdurmak için ağzını eliyle kapatıyor ve neredeyse bebeğin ölümüne neden olacak.

Hemşireye kızmak ve suçlamak işin kolay yönü.

Bence asıl kızılması gereken, öncelikle bu hemşirenin eğitildiği kurum, sonra da hastane yönetimi.

– Soru 1: Bu hemşirelere kim, nasıl eğitim veriyor?

– Soru 2: Bu hemşireler yeterlilik sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın nasıl oluyor da hastanelerin kritik servislerinde “stajyer” olarak bile olsa işe başlayabiliyor?

– Soru 3: Bu hemşire adaylarını eğitenler ve işe alanlar, bir bebeğin ailesi için taşıdığı değeri bilmiyorlar mı?

– Soru 4: Sağlık hizmetleri için her yıl trilyonlar harcayan bu halka yazık değil mi?

***********

DAR GELİRLİNİN ETİ

Gıda , Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba haklı olarak diyor ki: “Et ithalatı benim de kanıma dokunuyor, ama ne yapalım, dar gelirli et yemesin mi?”

Haklı, dar gelirli de et yesin.

Yani et ucuzlasın.

Ama bakana haklı olarak ben de diyorum ki: Tarım bakanları ülkenin tarımsal üretimini artırmakla yükümlüdür. Dar gelirlinin de et yemesi için etin ucuz olması, etin ucuz olması için de et üretiminin artması gerekir.

Yani diyeceğim şu.

Kendi hükümeti tarafından sübvanse edilen Avrupalı çiftçinin etini ithal edeceğinize, yerli çiftçiyi sübvanse edin.

***********

SÖZCÜ YAZARI GÖKÇEK

ANKARA’nın eski belediye başkanı Melih Gökçek, Sözcü’ye verdiği röportajda Sözcü Gazetesi’ne köşe yazarı olmak istediğini söylemiş.

Gökçek’in üslubunun Sözcü’ye uyacağını düşünüyorum.

Muzip ama sert, derine sokan bir üslubu vardır Gökçek’in.

Sözcü’ye yakışır.

Ama yine de Sözcü yönetimi Gökçek’i yazar kadrosuna almadan evvel beş kere düşünmeli.

Yıllar evvel Cemaat yurtlarında birkaç gece kaldı iddiasıyla patronu yargılanan Sözcü, Gökçek’i yazar yaparsa “parsel parsel verme” meselesi de davaya dayanak oluverir.

Dertli başa fazladan dert olur.

***********

BİRAZ DAHA KAVGA

TELEVİZYONLARIN gündüz kuşaklarının “yıldız sunucuları”, eskiden gelin ve damat adaylarını tartıştırıp kavga ettirerek reyting peşinde koşarlardı.

Şimdi ortada ne gelin ne damat adayı kalmadığı için bunların kavga etmesi de mümkün olmuyor.

Şimdi artık doğrudan kendileri birbirleriyle kavga ederek reyting devşirmeye çalışıyorlar.

Ama galiba pek işe yaramıyor.

Bence kavganın dozunu biraz daha artırmaları lazım!

***********

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Gerçekleştiremeyeceğin sözü vermenin baştan “Hayır” demekten daha kırıcı olduğunu unutmadığımız zaman.