Risotto Meselesinde Unutulan Bölüm

İnternet medyasının gücünün bu kadar olduğunun farkında değildim doğrusu,

İçişleri Bakanı Güneş’in “Risotto rezaletini” yazdık, tekmil gazetelere haber oldu,

Sağ olsunlar Milliyet ve Radikal dışında haberin kaynağını açıklayan olmamış ama önemli olan konunun ve “Zihniyetin” gündeme gelmiş olması,

Ancak risotto krizinde herkesin atladığı bir nokta var,

Haberi benim yazıdan alanlar nedense  o bölüme pek dikkat etmemişler,

Risotto olayına imza atan atanmış İçişleri Bakanı Güneş’in “Arkasında” kimin olduğunu meselesi es geçiliyor,

İçişleri Bakanı Osman Güneş, Seçim Kanunu gereği İçişleri Bakanı olarak atanmadan önce nerenin valisiydi biliyor musunuz?

Kayseri’nin, Yani Cumhurbaşkanı adayımız Abdullah Gül’ün,

Temayül olarak seçim dönemlerinde İçişleri Bakanlığı’na İçişleri Bakanlığı Müsteşarları atandığı halde, bu seçim döneminde öyle olmadı,

Bakanlığa Kayseri Valisi atandı,

Çünkü Kayseri Valisi’nin torpili vardı: Kayserili Abdullah Gül,

Ve eğer Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olarsa, Vali Osman Güneş’i “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği”ne atayacaktı,

Yani şu anda Kemal Nehrozoğlu’nun yürüttüğü göreve,

Abdullah Gül, Osman Güneş’i ne kadar tanıyordu bilmiyorum,

Ancak şu son olayla zannederim biraz daha iyi tanımıştır,

 

 


Önce Sonra

Öyle veya böyle, sonuç ne olursa olsun seçim iyi oldu,

Çok fazla olmasa da, herkes bir miktar ders almış görünüyor,

Mesela AKP’nin Cumhurbaşkanlığı sürecine yaklaşımı,

Tamam, seçimden önce uzlaşma, aday listesiyle muhalefetle görüşme falan dediler ama sonuçları görünce bunu yapmadılar fakat yine de tavırda az da olsa bir düzelme var,

Mesela Ak Parti’nin adayını açıklamak için “Son dakikayı” beklemediler,

Açıklanan aday, yani Abdullah Gül, “Nasılsa bu iş çantada keklik” demedi,

Kalktı muhalefet partilerinden randevu istedi,

Gidip hepsiyle teker teker görüştü,

Tabii merak ettiğim, geçen dönemde bunu niye yapmadı da, şimdi yapmak zorunda hissetti!

Bunun yanıtını bilmiyorum,

Fakat şimdi yapılanı doğru buluyorum,

Yine de “Daha önce aklınız neredeydi?” diye sormadan edemiyorum,

 

 


Bir Mail ve Gazeteciliğe Bakış

Okurlardan gelen maillerin ve yorumların büyüm bölümünü okumaya gayret ediyorum,

Hepsine yetişmem mümkün değil ama elimden geleni yapıyorum,

Özellikle de www,fatihaltayli,com,tr deki iletişim bölümüne gelenleri,

Gelen maillerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum:

“ Solcu gazeteci Swinton, 1880 ‘lerde New York Times’ta yazıyor,

Gazete bir Yahudi tarafından satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli gazeteciler basının onuruna kadeh kaldırmak üzere kürsüye çağırıyorlar onu,

Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkıyor,

Çıt yok,,,

Ve tarihi cümleler dökülüyor bir bir ağzından, "Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika’da "Özgür bağımsız basın" diye birşey olmamıştır, Bunu siz de biliyorsunuz biz de,,," diye başlıyor sözlerine;

 "Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz, Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü, Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyor, İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır, Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır,

Gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim, 24 saat dolmadan işimden atılırdım, Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır, Bunu siz de biliyorsunuz, ben de,, Öyleyse şimdi burada "bağımsız özgür basının" (!) "şerefine" (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler, sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız, Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız, Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz, Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı, Bizler entellektüel fahişeleriz,

Not: Swinton toplantıyı şaşkın bakışlar arasında terk etti, Gazeteden istifa etti ve kimseden para almaksızın "John Swinton’s Paper" diye tek yapraklı bir "gazete" çıkartmaya başladı, kaynak: Cengiz Özakıncı’nın 2004 ‘Özel Basım’ı ‘Neveser’ isimli kitabı”

Durum bence tam bu olmamakla birlikte, gazeteciliğin sorunlarının ve gazeteciliğe bakışın 100 yılı aşkın bir süredir, Dünyanın gelişmiş ve gelişmemiş demokrasilerinde pek de farklı olmadığını göstermek açısından iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum,

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Sadece kendimizden daha fazla çalana hırsız demediğimiz zaman…